Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Brautigan'la tanışmak için iyi bir fırsat



Toplam oy: 1135
Richard Brautigan // Çev. Kerem Uğur
Altıkırkbeş Basın Yayın
Şiirsel bir duygusallıkla düzyazıyı birleştiren Çimlerin İntikamı, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskin bir güzel adamla -Richard Brautigan ile- tanışmak için iyi bir fırsat.

Richard Gary Brautigan, Tacoma Washington’da doğdu. Yaşamı boyunca birçok üvey babaya sahip olması, onu şehirden şehire, okuldan okula sürükledi. Bu yola düşme, hareket halinde olma hali, onu sonraki yıllarda çokça etkilemiş olsa gerek; Brautigan’ın hayatında, mekandan mekana savrulma daimi.

 

Brautigan adı, bilindiği üzere Kerouac ve Ginsberg’le, Beat kültürüyle sıkça anılıyor. 1956 yılında San Francisco’ya geldiğinde bu yazarlarla tanıştı, sonrasındaysa hayatının büyük bölümü Tokyo’da geçti. Bolinas’a yerleştiğinde artık sıkça içiyordu, evine kapanmıştı, çok az kişiyle görüşüyordu. Bu travmatik hal, 2 milyon satan ve onu Amerikan kanonuna oturtan kitabı Amerika’da Alabalık Avı’ndan kalma ününün azalmasına bağlansa da, Çimlerin İntikamı’nın orijinal kapağında fotoğraf makinesine gülümseyen kadının yıllar sonra aktardığı kadarıyla, “O bu tarz şeylere pek takılmazdı.”

 

 

Yaşamı boyunca birçok üvey babaya sahip olması, Richard Gary Brautigan'ı şehirden şehire, okuldan okula sürükledi.

 

 

 

Yazarla yolumuz Çimlerin İntikamı kitabıyla tekrar kesişti; hem de kitap Türkçede ilk kez yayımlanıyor. Yazarın 1962-1970 yılları arasında kaleme aldığı, bazısı birkaç cümle, bazısı ikişer üçer sayfa uzunluğunda öykülerden oluşan kitabın, şiirsel bir duygusallıkla düzyazıyı birleştiren bir derleme olduğunu söyleyebiliriz. Brautigan şiire, özellikle haikulara hayrandı ve yazarlığa kendi tabiriyle kendisine “nasıl cümle kurulacağını öğreten” şiirle başlamıştı.

 

Çimlerin İntikamı, minimal; normalin ve aklın dışında ilerlemesi, gerçekliği yer yer bükmesi hasebiyle sürreal; hatta kimi zaman -her ne kadar olağan olanın içinde rastlasak da- fantastik öyküler barındırıyor. Tek bir yere sığdırmak güç, yine de öykülerin çoğu, ortak alan Amerika’yla gerçeküstünün, sıradışının harmanlandığı öyküler. 

 

Şöyle bir örnek verebiliriz: Bir öyküde, çocukları için televizyon almaya giden bir adamdan bahsediyor yazar – çünkü televizyon olmazsa çocuklar cinai olaylara karışabilir. Adam mağazaya gider fakat devam etmekte olan bir kredi borcu vardır, bu nedenle televizyon karşılığında kendisine bir kuş gölgesi verilir:

 

“Ne yapıyorsunuz?” dedi Bay Henly, korkmuyordu, sadece merak ediyordu.

“Televizyonun ödemesi için 24 ayın var. Ödemeyi bitirdiğinde gölgeleri değiştireceğiz. Oldukça yakıştı üzerine.”

 

Satın alınan ürünün televizyon olması, halihazırda borç içindeki bir adamın gölgesini televizyon için satmayı göze alması, televizyonun çocukları beladan uzak tutan bir araç olarak aktarılması, Amerikan kültürünü içeriden eleştiren bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu getiriyor akla. Yazar, gerçeküstücülükle gerçekliğin, kuş gölgesiyle televizyon kredilerinin iç içe geçtiği bir dünya yaratıyor ve ait olduğu topluma, Amerika’ya bu dünya vasıtasıyla dışarıdan bakıyor.

 

Çocukluğunda eyaletten eyalete sürüklenen Brautigan, şimdilerde biçimsiz ve anlamsız o uzak yaşamın parçalarını, kendisiyle birlikte öykülerine de taşıyor ve bizleri Amerika semalarında bir gezintiye çıkarıyor. Amerika’yı en iyi o eleştiriyor ama en çok da o seviyor. Sevdiği kadını anlatırken bile, bir kasabaya elektrik gelmesiyle ilgili bir filmi kullanıyor mesela; çiftçi ailesi elektrikle tanışır ve bu Brautigan’ı Star Spangler Banner dinlemek ya da Başkan Roosevelt’i radyoda dinlemek kadar heyecanlandırır: “Dünyadaki tüm çiftçilerin başkan Roosevelt’i radyodan dinleyebilmesini istiyordum. İşte böyle görünüyorsun bana.”

 

Öykülerle ilgili değinilmesi elzem bir noktaysa, Brautigan’ın izlemeyi çok sevmesi. Yer yer voyeristik bir biçimde, bir sahilde ya da bir fatura kuyruğunda, öylece etrafı izliyor. Bakışları güçlü ama hiçbir zaman tehditkar değil. Onun öykülerinde, kendimizi izlenen konumuna yerleştirip rahatsızlık duymuyor, özel hayatımızın bir şekilde birileri tarafından ortaya serilebileceğine dair bir huzursuzluk yaşamıyoruz. Brautigan’ın gözleri, baktığı yerde bir iktidar yaratmıyor; oradaki insanları ve mekanları, kendi evrenine taşıyor sanki. O evrende, siyah bikinisiyle sahilde güneşlenen kadını çok uzaklardan izleyen bir denizci kaptanın söylediğini anlamıyor; şiir seven bir adam, evindeki su tesisatını tümüyle yerinden söküp borular yerine şiir döşemeye karar veriyor; kasapta et bekleyen bir kadın, evine gidiyor ve aldığı bir kilo eti arılara yediriyor.

 

İntiharın habercisi

 

Brautigan, 1984 yılında gittiği Fransa ziyaretinde, dostu Mark Chenetier’e bir kitap dosyası teslim etti: Talihsiz Bir Kadın. O sonbaharda, ava gidiyorum diye dostlarıyla vedalaştıktan üç hafta sonra, cesedi Bolinas’taki evinde bulundu. Kafasına kurşun sıkarak intihar etmişti. (“Ateşli silahlarla intihar eden yetişkinlerin hemen hemen her zaman kafalarına sıkmaları hiç de tesadüfi değildir.”) Talihsiz Bir Kadın, adından hareketle başka türlü düşündürtse de, talihsiz bir adamla ilgiliydi; intihar eden bir kadının hayaletinin peşinde sürüklenen Brautigan’ın gelmekte olan intiharını haber vermekteydi adeta.

 

Çimlerin İntikamı, bu güzel adamla, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskin Brautigan’la tanışmak için iyi bir fırsat. Amerika’da Alabalık Avı, Karpuz Şekerinde kitaplarındaki gibi yer yer sürreal, kısmen üstkurmaca; Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek’teki gibi klasik romana daha yakın bir anlatıma ve tekrarlara  –ve hamburgerlere- rastlanan, yazar hakkında fikir sahibi olma açısından büyük bir kapı aralayan öyküler barındırıyor Çimlerin İntikamı.

 

 

 


 

 

* Görsel: Mert Tugen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.