Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bu kitabın tümünü alıntılayabilirsiniz



Toplam oy: 1329
Ludwig Wittgenstein (Ludwig Josef Johann Wittgenstein)
Metis Yayınları

661. Aya hiç gitmediğim varsayımımda nasıl yanılabilirim?

Yanılmanın mümkün olmaması. Bilme. İnanma. Tahmin etme. Kuşku duyma. Kani olma. Emin olma. Kesinlik Üstüne, bu sözcükleri temel alarak kesinlik ve doğruyu bilmeyi irdeleyen değinilerden oluşuyor. Ludwig Wittgenstein, yaşamının son iki yılında tutmuş bu notları. Filozofun ölümünden birkaç gün öncesine kadar tutmuş olduğu bu notları manevi mirasçıları G. E. M. Anscombe ve G. H. Von Wright derlemiş.

Wittgenstein, yaşamak, yaşamayı sürdürmek için üstünde hiç durmadan bazı önermeleri kabul ettiğimizi ileri sürüyor. Bunun için de G. E. Moore’un “Burada bir el var” önermesi üstüne önermeler yaparak işe koyuluyor. Filozofun ele aldığı “Yeryüzü benim doğumumdan çok önce de vardı”, “Hiçbir zaman yerin yüzeyinden daha uzakta olmadım” gibi önermeler Moore'un “A Defence of Common Sense” ve “Prof of an External Word” adlı makalelerinde yer alan iddialardan bazıları. Moore, bu makalelerinde bazı önermelerin doğruluğunun kesinlikle bilindiğini iddia eder. Wittgenstein ise bu önermelerin kesinlikle doğru olduğunu bilmek konusunda Moore'a karşı çıkıyor. Ona göre “Biliyorum”un özelleşmiş bir kullanım olduğu ne kadar görülmüyorsa, “bildiğimi sanıyordum” hep unutulmakta.  676 değiniden oluşan kitap Wittgenstein’ın düşünme tarzına, nasıl akıl yürüttüğüne dair fikir edinmek için önemli bir kaynak. Konuları ele alış biçimi, ruhsal gelişim süreci hakkında da.

662. “Aya hiç gitmedim – ama yanılıyor olabilirim” diyecek olsaydım, bu budalaca olurdu.

Zira, bilinmeyen bir yolla uykumda aya götürülmüş olabileceğim düşüncesi bile, burada mümkün bir yanılgıdan söz etme hakkını bana vermezdi. Bunu yaparsam, oyunu yanlış oynamış olurum.

Kültür ve Değer ise filozofun ölümünden sonra kitaplaştırılan el yazması folyolarındaki notlardan toplanmış. Filozofun felsefe, sanat ve kültür üzerine değinileri arasında müzik, mimari vb. konularla, pek çok kültür insanı ve eserleriyle ilgili düşünceleri de yer alıyor. Örneğin, bir doruk değil ama bir plato olmasını İngilizliğine bağladığı Mendelssohn trajediden en uzak besteci ona göre. Benzetmelerini sıradan anlamda kötü bulduğu Shakespeare’i anlamıyor. Bu anlamıyor oluşunu onu kolay okuyamıyor olmasıyla açıklıyor. Onu birinin muhteşem bir manzarayı seyretmesi gibi okuyamıyormuş. “Shakespeare’i anlayamamamın sebebi, bütün bu asimetri içinde simetri bulmak istemem. Onun parçaları bana tablolar gibi değil de adeta muazzam taslaklar gibi görünüyor; bunlar sanki, sözgelimi, kendine her şeyi hak görebilecek biri tarafından karalanıvermiş.” Schopenhauer ise kendini hiç gözden geçirmeyen biri, çok ham bir zihin onun için. Belli bir inceliği var ama belli bir düzeyde aniden sona eriyor bu incelik.

Sevgi, trajedi, Tanrı, güzellik gibi meseleler hakkındaki sözleri ise aforizma olduğu kadar bir aile büyüğünün vereceği tavsiye niteliği/değeri de taşımakta. “Sevilmeye, takdir edilmemeye çalış”, “Kıskançlık yüzeysel bir şeydir –yani: kıskançlığın tipik rengi derine inmez- daha derine indiğinde tutkunun farklı rengi vardır. (Elbette kıskançlığı bu daha az gerçek yapmaz.)”, “Önceki başarılarla yetinmek, karlı bir havada uzun bir yürüyüş yaparken oturup dinlenmeye benzer. Uyuyakalırsın ve uyurken ölürsün.”, “Saçmalamaktan sakın korkmayın! Yeter ki saçmalarınıza dikkat göstermeyi ihmal etmeyin.”

Kitabın sonunda ise hoş bir sürpriz var, bir şiir… Çevirmen notunda şiirin çevirisinde sanat kaygısı gütmediğini belirtmiş. “Bir Şiir” adlı bu şiirden minik bir bölüm:

“Kimdi öyleyse ayaklarının dibinde yatan,
bize hafif bir esinti gibi dokunan bu örtüyü ören?
Zefir bile senin kölen miydi?
Örümcek miydi o, yoksa ipekböceği mi?”

Yukarıda da görüldüğü gibi elden gelse tüm kitabın alıntılanacağı bir başucu kitabı denebilir mi Kültür ve Değer için? Evet.

Evet yanıtında yanılıyor olamam. Biliyorum. Bildiğimi mi sanıyorum yoksa?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.