Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Çiftedikişli ve hristoteyelli



Toplam oy: 130
Salâh Birsel
Sel Yayıncılık
Sel Yayıncılık, Salâh Birsel’in kitaplarının yeni basımlarını yaparak Türkçe edebiyata gerçekten büyük bir hizmette bulunuyor.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var. Başkasının elinde çok resmi, iddialı, kuru olabilecek geniş zaman kiplerini bir tür müzikal efekt, bir makam gibi kullanarak temel bir ahenk yaratıyor metinlerinde; temel müzikaliteyi böylece kurduktan sonra, sözleri çeşitlemeye başlıyor: Kısalı-uzunlu cümleleri arka arkaya getiriyor, bir konuyu işledikten sonra aniden bambaşka gibi görünen (oysa bağlantılı) bir konuya geçiyor; mizahi incelikleri, ufak nükteleri, saçmalıkları metnin kritik noktalarına yerleştiriyor; sonra da illa ki vurucu bir paragrafla yazıyı bitiriyor.

Salâh Birsel’in üslubu, bir de, kelime seçimleriyle meşhur. Birsel’in mizahçılığının en görünür tarafı bu: Birsel, argodan, eski metinlerden, halk dilinden kelimeler, tabirler, deyişler bulup çıkarıyor, bunları kimi zaman asıl anlamlarıyla, kimi zamansa kendi yüklediği yeni anlamlarla, bir tür özel sözlük yaratarak kullanıyor. İlk defa Salâh Birsel okuyan bir okur belki yadırgayabilir, tökezleyebilir bu seçimler karşısında; Birsel’i okumayı sürdürdükçe, okur da vayvilimleri, neşeli paytonları tanımaya başlıyor, bu dili öğreniyor. Birsel, ayrıca, okuyucuyu bu sözlerin kendi kitapları dışında da izini sürmeye, sözlükleri, eski kitapları karıştırıp “neymiş bu vayvilim?” sorusunun peşine düşmeye kışkırtıyor tabii ki.
 
Bugünün gözüyle bakınca, Birsel’de Türkçenin zenginliğine, geçmişine, kıvraklığına yönelik büyük bir sevgi görüyorum: Tüm bu kitaplarını Türkçenin sandığımızdan daha büyük, daha kapsamlı olduğunu göstermek için de yazmış sanki. (Birsel, uzun süre TDK’da yöneticilik de yapmıştı; Türkçenin 100 yılı aşkın bir süredir devam eden reform tartışmaları hakkında, TDK’nın özellikle 1960’lardan 12 Eylül darbesi arasındaki yıllarda bu tartışmaya katkıları hakkında karikatürize, siyah-beyaz fikirlerle konuşanların özellikle okumaları gereken yazarlardan biri Salâh Birsel).

Sel Yayıncılık, Salâh Birsel’in kitaplarının yeni basımlarını yaparak Türkçe edebiyata gerçekten büyük bir hizmette bulunuyor — böyle yazarları gündemde tutmayı misyon edinen yayınevleri olmasa Birsel de basılmayabilirdi, bu mücevherler unutuluşa terk edilmeye başlayabilirdi; örnekleri var.

Charlie Parker’ın hayatını merkeze alan iki deneme, 
Türkçede caz sanatı üzerine yazılmış çok ender ve öncü metinler arasında.

 

Bu denemeler nasıl yazılıyordu, bu bilgiler nasıl derleniyordu?

Birsel’i şiirleriyle, romanıyla, ama özellikle “Salâh Bey Tarihi” adı altında derlenen ciltlerinde İstanbul’u merkez alarak yazdığı tarihsel denemeleri ve “1001 Gece Denemeleri” başlığı altında toplanan edebi denemeleriyle tanıyoruz. Bugün elimizdeki kitap, 1960’lardan beri yazdığı denemeleri “1001 Gece Denemeleri” üstbaşlığı altında toplama fikrinin ortaya çıktığı yıllarda, 1985’te yayımladığı Bir Zavallı Sarı At. Kitap, o yıllardaki en son denemelerini derliyordu. Birsel, 14 cilde ulaşan bu seriye 1990’lara dek devam etti. Bir Zavallı Sarı At, projenin tam göbeğinde: Hem 14’lük serinin yedincisi hem de o yıllara kadar bağımsız kitaplar olarak yayımlanmış denemelerin daha büyük bir bütünün parçası olduğunun fark edildiği kavşakta, bu bütünlüğü kurmaya, haklı çıkarmaya “doğru” yazılmış bir kitap.

Bir Zavallı Sarı At, Salâh Birsel’in deneme üslubunu tanımak için en iyi başlangıç noktalarından biri olabilir. “Cigarayı Nasıl Bıraktım” başlıklı otobiyografik deneme, pek çok sigara tiryakisinin hayatının bir noktasında yüzleştiği bu zorlu meseleyi açıkça anlatan ufak bir karamizah başyapıtı. Kitap, Birsel’in ilgi alanının genişliğini belgeliyor (Charlie Parker, Cortázar, James Joyce, Henry Miller, Jack Kerouac, Osmanlı şairleri ve Fransız şairleri, Beşir Fuad’ın intiharı gibi konular iç içe geçiyor). Kitap boyunca temaların birbirini yansıtması, özellikle Plutarkhos’un Hayatlar’ının kitabı açan, kitabın sonunun yaklaştığını haber veren ve kitabı kapatan tema olarak kullanılması, kitabın genel bir bir planla yazılmış ve derlenmiş olduğunu ele veriyor: Beatles’ın “Sergeant Pepper”ı, Çaykovski’nin 4. Senfonisi, Pink Floyd’un başladığı motiflerle biten pek çok albümü varsa, Birsel’in de Bir Zavallı Sarı At’ı var.

Kitaptaki Charlie Parker’ın hayatını merkeze alan iki deneme, Türkçede caz sanatı üzerine yazılmış (ayrıca, yazarın bizzat müzisyen olmadığı) çok ender ve öncü metinler arasında bildiğim kadarıyla. Kitaba adını da veren ilk denemede, Plutarkhos’tan sanat uğruna hayat boyunca çabalama ve çile çekme temasıyla başlayıp buradan Charlie Parker’ın biyografisine nasıl geçtiğine dikkat edin — ve şunu da not edin: Birsel, kendisi de, 66 yaşında yazdığı bu denemeyi kapatırken denemelerinin bu teknik özelliklerine dikkat çekmek ihtiyacını hissetmiş, “kendimize poh poh çekmeye” el atmak zorunda kaldığını söylemeyi gerekli bulmuş: “Yoksa yine her vakitki gibi sesimizi çıkarmaz, eleştirmenlerin gelip bizi bulmasını beklerdik. Öylece de kurur kalırdık.” Bu denemenin sonlarına doğru, “Her sözcük (…) (k)imi zaman da kuyudur,” dedikten sonra gerçektüstü, şifreli bir dünyaya varan bir kuyu açmasını, bizi iki paragraf için başka bir boyuta geçirip geri getirmesini de gözden kaçırmayın.

Birsel’in denemelerini birer keyif nesnesi olarak okumak, bilmediğimiz ya da az çok haberdar olduğumuz konulardan ilginç anekdotların bir derlemesi olarak kabul etmek mümkün. Ama bunu yaparken şunu da hatırlamalıyız: Bu denemeler nasıl yazılıyordu, bu bilgiler nasıl derleniyordu? Bu soruları sorarsak, bu işin arkasında ne büyük bir okuma, not çıkarma, bu notları bir kurgu içinde biraraya getirme çabasının yattığını görebiliriz.


Birsel’in dile, dilin zenginliğine karşı sevgisini, heyecanını andım. Sanıyorum bizler artık bu kadar renkli bir dille yazmaya cesaret edemiyoruz: Yanlış yaptığımızın söyleneceğinden, anlaşılmamaktan, azarlanmaktan çekiniyoruz; böylece Türkçe yazı dilinin ortalaması da düzleşiyor, yavanlaşıyor (ve, bir yandan da, Birsel’lerin kuşağının gösterdiği özenden, ifade berraklığından uzaklaşıyor). Birsel ve yaşıtları böyle bir temel kurmuşken bizlerin bunu daha ileriye götürmeye, daha da zenginleştirmeye çabalıyor olmamız gerekirdi — tabii, bunu yapmak için, önce Birsel’i okumamız, nasıl yazdığını, ne yazdığını, niye yazdığını daha iyi anlamaya çalışmamız gerekiyor; çiftedikiş ve hristoteyelle.

 

 

 


 

Görsel: Ali Çetinkaya

 

 


 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.