Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

ÇizgiRoman // Çantada bir çift el ve arşivde bir boşluk



Toplam oy: 528
M. K. Perker
Karakarga
Bölüm bölüm okunduğu zaman arada kaynayabilecek ama bir araya getirildiğinde muhtemelen çoğu okura aynı hissi verecek bir özelliği var kitabın; itinayla çizilmiş bir storyboard havası.

M.K. Perker’in L-Manyak’taki dizisi "Uykusuz", Amerika’da Dark House tarafından Insomnia Cafe adıyla 2009 yılında yayımlandı, şimdi aynı adla Karakarga yayınları tarafından Türkçeleştirildi.


Hikayede, nefret ettiği bir işte çalışan eski bir nadir kitap avcısıyla, yazmak istediği roman için kafede garson olarak çalışan bir karakter avcısının yolları kesişiyor ve hikaye gittikçe karararak gelişiyor. Geceleri uyumadığı için işine sürekli geç kalan, sosyal ilişkilerinde duygudaşlık kurma yeteneğinden yoksun, yapayalnız bir adamla sabaha kadar kahve sattıktan sonra iki saat uyuyup diğer (asıl) işleri için koşturabilen bir kadın arasındaki flört, iş arkadaşlığı ve çıkar ilişkisi trafiğinde gerçekleşiyor tüm olaylar.


Bölüm bölüm okunduğu zaman arada kaynayabilecek ama bir araya getirildiğinde muhtemelen çoğu okura aynı hissi verecek bir özelliği var kitabın; itinayla çizilmiş bir "storyboard" havası. Tabii, geceleri köpeklerin işgalindeki sokakların tekinsizliğini, uykusuzluğun halüsinatif gelgitlerini, gündüz insanlarının ilişkilerine adaptasyon zorluğunu ton ton renkler olmaksızın, siyah-beyaz zıtlığında ustalıkla verebilen çizgilerden bir "storyboard."

M. K. Perker’in pek çok işinde olduğu gibi, insan üç yıl sonra gösterime girecek bir filmle ilgili arka arkaya spoiler yediğini hissediyor! “Perdeden değil kağıttan izleyin,” demiş gibi. Öykü bitiyor, merak başlıyor. Perker, iyi çizer olduğu kadar iyi bir yazar aslında. Burada da hikayesini kendi yazdığı diğer çizgilerinde olduğu gibi izlemenin keyifli olacağı değişik bir fikir, kurgu, örüntü tarlası var.

 

Kişileştirilen bir mekan: Arşiv

 

Karakterler tabii ki sıra dışı ve karanlık, kendi içlerinde yelpaze gibi başka başka karakterlere de açılıyorlar. Eski bir nadir kitap uzmanı olan Peter Kolinsky, bulaştığı bir dümenin ucundan dönünce nefret ettiği bir işte çalışmaya başlamış, uykusuzlukla beraber münferit kişisel sarsıntılar yaşayan, hayatından hiç de memnun olmayan bir adam. Hikayedeki eşlikçisi Angela ise, karakterlerini yaratabilmek için Insomnia Cafe’de garson olarak çalışmaya başlayan, hedefine odaklanmış, sağlıklı ilişkiler kurabilen ve dengede durabilen bir roman yazarı. İkilinin yolları bu kafede birleşiyor ama neredeyse kişileştirilen bir mekan daha var: Arşiv.



İlişki, bir türlü uyuyamayanların ve kendi hayatlarına bile geç kalanların mekanı Insomnia Cafe ile ünlü yazarların henüz yazılmamış hikayelerinin sıralandığı rafları gizleyen Arşiv arasında geçiyor olabilir aslında. Arşiv, Angela’nın Peter’ı bin bir tembih ve tedbirle götürdüğü gizemli, büyülü, bambaşka bir dünya.

 

Tanışmaları “sarkastik” soru cevap diyaloguyla başlayan ikilinin iç dünyaları bu iki mekan oluyor. Karnını doyurmak için yola çıkıp tesadüfen keşfettiği Insomnia Cafe nasıl Peter’ın kalabalık bir sığınağa benzeyen, onu tehlikelere karşı koruyan iç dünyasının sembolü oluvermişse, Arşiv de Angela’nın mesafeli, gizemli, anlaşılması zor ama çekici kişiliğinin sembolü oluveriyor. Peter ve Angelina sırlarını açıp gerçekten tanıştıktan sonra, işler önüne geçilemez bir şekilde sarpa sarıyor.

 

Birçok sevimli, korkunç, karizmatik, sıradan figürün işin bir ucundan tutmasıyla şekillenen, iki kişilik bir hikayede yolların kesişmesi, sırdaşlık, iş arkadaşlığı, kopuş ve intikam aksiyonunda o kadar ucu ucuna makaslar var ki, bir parktaki gündüz uykusunda beliren siyahlılar “beklenmedik, yeni bir gelişme” oluyorlar. Aksiyon başlıyor, diyor insan. Tam da biterken… İşte "spoiler yeme" hissine neden olan şey bu; insanda bir “arkası yarın” beklentisine neden olan; ama atlanmış değil, sanki bilerek yaratılmış boşluklar.


 
Uyuyamama sendromu yaşayan -ama birkaç gündür uykuları kaçan değil, gerçekten uyuyamayan- insanlar, bunun bir rahatsızlık mı yoksa tercih mi olduğu konusunda kendileri de sıkça şüpheye düşerler. Sosyal ilişkilerinde yaşanan güncel problemler yüzünden uykuları kaçmaz onların, hiç uyuyamadıkları için sağlıklı sosyal ilişkiler kuramazlar. Gerçeklik ve rüyanın birbirine karıştığı anlar -anılar da-, gerçeklikle ilgili algıları da bozar. Nihayet başlayabilmiş bir uyku bile sıkıntılı bölünmelerle, dinlendirici değil, uykusuzluktan daha yorucu olur. Bir insomnia insanı, bu yüzden bir süre sonra sendromunun tadını çıkarmayı, hayallere dalıp sabahlamayı, hafızadaki tatlı bulanıklığı gerçeklikteki rüküş berraklığa tercih etmeye başlar. Tehlike genellikle onlardan kaynaklı değil, onlara yöneliktir.

 

Esas oğlan Peter’da bu nörolojik hassasiyetin bütün kargaşası,  tembelliği, minnet yoksunluğu, öfkesi, aczi, yalnızlığı ve girişkenliği görülebiliyor. Hiç uyumamak, hiç uyanamamak ve bütün rüyaların yönetmeni olmak demektir. Kendini kandıran bir insanı kandırmaya kalkarsanız, o da kendinizi ne ile var ettiyseniz, gelip onu elinizden alabilir. Peter örneğindeki gibi, ellerinizi de…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.