Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

ÇizgiRoman // Sanatı konuşan ve konuşturan bir hikaye


Gayet iyi
Toplam oy: 296
Nicolas de Crecy // Çev.Tolga Üyken
Karakarga
Yaşadığımız uygarlık bir nedenden ötürü yok olursa ve yüzyıllar sonra sağ kalan ve o geçmişi bilmeyen insanlar tarafından izlerine rastlanırsa, örneğin büyük bir müzeyle karşılaşırlarsa...

Buzul Çağı, Louvre Müzesi tarafından sipariş edilmiş bir çizgi roman. Ünlü sanat merkezi, Fransızların türe olan sevgisini hesap ederek ünlü sanatçılarla çalışıyor; Enki Bilal, David Prudhomme, Christian Durieux, Éric Liberge gibi isimlerin çizgi roman albümlerini yayımlıyor. Buzul Çağı da, Nicolas de Crécy imzasıyla bu seriden çıkmıştı. Albümlerin ortak özelliği, hikayelerinin bir biçimde müzeyle ilişkilendirilerek geliştirilmiş olması…  Müze için doğrudan ve dolaylı, eğitici-öğretici-tanıtıcı bir yönü olsun istenmiş, ziyaretçilerin alıp inceleyeceği, sergilenen her şeyi başka türlü görüp anlayabileceği çizgi romanlar üretilmiş. Böyle tarif edince bir tür “broşür edebiyatı” veya “resimli müze kataloğundan” söz ediyorum sanılmasın. Anlatılan hikayeler mesaj kaygısıyla, talim terbiyeyle, pedagojik hassasiyetlerle kanırtılan, hikayeleri öteleyen şeyler değil.

 

 

 

Önemli bir yazarlık kuralıdır, yazarken, “ders vermeyin, öğretmenlik taslamayın, hatipliğe kalkışmayın, illa bunları yapacaksanız, öykü-roman değil köşe yazısı-makale yazın,” denir. De Crécy bu yollara haliyle hiç girmemiş, başlangıç noktası olarak zihin açıcı bir fikir yürütmüş. Yaşadığımız uygarlık bir nedenden ötürü yok olursa ve yüzyıllar sonra sağ kalan ve o geçmişi bilmeyen insanlar tarafından izlerine rastlanırsa, örneğin büyük bir müzeyle karşılaşırlarsa, o buluntulardan ne anlamlar çıkarırlar diye düşünmüş. Bilimkurgu edebiyatına aşinaysanız fikir size parlak gelmeyebilir ama bu fikri bir müze üzerinden anlatmayı düşünmek, hakkını teslim edelim, hem merak uyandırıcı hem de eğlenceli olmuş. Üstelik De Crécy, bu fikri kendi kahramanları ve konuşkanlığıyla resmetmiş, ironik bir sanat tarihi yorumu da yapmış; evet diyorsunuz, resimler, ressamlar ve uygarlık böyle de anlatılabilir. Hem niye olmasın? Yorumlarımız zamanın aurasından, siyasetten, kültürün ve sanatın algılanma biçimlerinden etkilenmiyor mu?

 

De Crécy, sanıyorum Joseph karakteriyle kendini de dahletmiş işin içine, resimlere bakıp mukayeseler yaparak o girift geçmişi yorumlatmış: “Kesin olan bir şey var, medeniyet yazınsal değildi, sözel ve ikonografikti”. “Bu insanlar okuma yazma bilmiyordu ama resimlerle yazıyorlardı.” Joseph anlatıyor, diğerleri dinliyor, Decamps’ın resim yapan maymun (Le Singe peintre) tablosunu görünce apışıyor, hep birlikte maymunların resim yaptığını düşünüyorlar. Yorumları okurken ister istemez ihtimalleri siz de düşünüyorsunuz. Sahiden böyle düşünülebilir mi, yoksa mübalağa mı ediyorlar diyorsunuz. Müzede duvara asılı olan resmi başka türlü konuşabiliyor ve mevcut yorumları tartışılabilir hale getirebiliyorsak sanatı yaşatmayı sürdürüyoruz demektir. Bir müzenin asli görevlerinden biri budur, sadece saklamak ve korumak, onları teşhir etmek değil, baştan ayağa konuşulur kılmak. De Crécy, yorumun sanat eksperlerine bırakılmadığı bir evreye döndürüyor bizi. Ezberbozan spekülatif şeyler okuyoruz. Farklı bir müze rehberi var elimizde. Evvela mahremin teşhiri ve müstehcenlik şaşırtıyor yeni yorumcuları. İçinde bulundukları yerin erkeklere özel bir zevk mekanı olduğu kanısına varıyorlar. Sanatı izleyerek geçmişi anlamaya çalışmak ne kadar doğru dedirtiyorlar veya. Resmin altındaki Delacroix ismine bakıp onun (ressam değil) evin (müzenin) sahibi olduğunu düşünüyorlar örneğin. Kadınların ya fahişe ya da hizmetçi olarak çizilmesini yorumlamaya çalışıyorlar, anlamlandıramadıkları şeyi sapkınlık olarak niteleyip kestirimde bulunuyorlar: “ahlaksızlıklarının tüm yollarını keşfetmek amacıyla cinsel imgeler yaratıyorlar.” Aksi de akıllarına geliyor, belki eksikliğini duydukları için, “bu resimlerle cinsel arzu artırmaya da çalışıyor olabilirler,” diyorlar ki, hepsi oyunbazlık dolu tespitler.

 

Hınçlanmalar, bıkkınlıklar, riyakarlıklar, korkaklıklar...


Buzul Çağı, buzlarla kaplı bir dünyada yolculuk eden kaşif grubuyla açılıyor. 19. yüzyılın maceracılarını andıran kafilenin içinde De Crécy’nin sevimli hayalet kahramanı Bibendum’u andıran, genleriyle oynanmış, olağan dışı sezgileri ve koku alma duyusu olan konuşan köpek Hulk da var. İsmini, kadim zamanların bir tanrısından(!) alan Hulk, kaygıları, mızmızlığı, düşük enerjisi, rekabetçiliğiyle hikayeyi sürüklüyor. Bu kısımlar hayli lezzetli çünkü müze bağlamının dışında karakterlere dramatik derinlikler katılmış böylelikle. Hulk, geziyi madden destekleyen Juliette’e askıntı olan ekip lideri Gregor’a karşı duygusal dengesini yitirerek “kıskançlık” gösteriyor ve hissettiklerini kadına anlatarak iyiden iyiye “dökülüyor.” Crécy, pek çok hikayesinde böylesi gevezelikler ve ilgisiz gibi duran küçük saplantıları kullanır. Hınçlanmalar, sinir krizleri, bıkkınlıklar, iğnelemeler, riyakarlıklar, korkaklıklar birdenbire sökün ediverir. Nicholas De Crécy, 1966 doğumlu bir Fransız. 1991’den bu yana çizgi roman albümleri üretiyor. Uzun yıllar animasyonla uğraşmış, ismi alanın bilinen simalarından biri olan yazar-yönetmen Sylvain Chomet ile birlikte anılmış. İkili, intihal iddialarıyla birbirlerini suçlayarak yollarını ayırsalar da Léon La Came isimli ortak çizgi roman da üretiyorlar ve o seriyle, 1998’de Angoulême’da ödül kazanıyorlar. Crécy, yumuşak renk seçimleri, çizgisini farklı biçimlerde kullanabilmesiyle hatırlanıyor. Çok geniş bir illüstrasyon arşivine sahip. Neyi anlatırsa anlatsın esprili bir dili var; köpekler, domuzlar, hayaletler her anlatısının en önemli “oyuncuları.” Çalışkanlığı kadar yeniliğe açık biri olması en önemli özelliği... Kendi kuşağından çizgi romancılarla kıyaslarsak çok erken yaşta farklı dillere çevrildi, globalleşti, en son 2015’te Japon Ultra Jump dergisinde yeni bir grafik romana başladı mesela. Söylemesem olmaz, 2003 yılında yayımlanan, balon ve anlatım kutusu kullanmadan kotardığı Prosopopus bana göre en sıra dışı çalışması.

 

Buzul Çağı, güzel bir albüm, sanatı konuşan (ve konuşturan) nitelikli bir hikaye… Yazıyı albümde geçen retorik bir soru ile bitireyim. Resimlere bakarak geçmişte nasıl yaşamış bu insanlar diye ahkam kesilirken hikayenin nemrut adamı Gregor, resimleri art arda sıralayıp bir anlam çıkarmaya uğraşan ekip arkadaşlarından ve onların yorumlarından hazzetmeyerek bağnazca sokurdanıyor: “Çocuklar dışında kim kendini resimle ifade edecek kadar saf olabilir ki?” diyor. Bir azınlık dışında kimsenin resim çizmediği, resim çizmenin çocuklar haricinde kimseye uygun görülmediği bir şimdiki zamanı yaşıyoruz. Resimle uğraşmayı, çizgilerle hikayeler anlatmayı çocuksu ve –zeka ölçüsü olarak– safça buluyoruz galiba. Madem öyle, çizdikleri yüzünden insanlar neden katlediliyor, neden hapsediliyor diye soralım mı peki? Sormayalım.

 

 


 

 

(Görseller kitaptan alınmıştır.)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.