Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Çocukluğun tali yollarında...



Toplam oy: 998
Neil Gaiman
İthaki Yayınları
Neil Gaiman yetişkin aklını koruyup ruhunu yedi yaşındaki Neil’e geri sarabilen, naif, eforsuz diliyle kısacık cümlelere hayatın anlamını sığdıran az sayıdaki isimden biri.

Hayatın içinde çocukluğun tali yolları gizlenmiştir. Bazen bir şey olur. Sen sokakta yürürken mesela, civardaki bir mutfaktan dışarıya kızarmış biber kokusu sızar, gelir burnuna değer ve sen bir anda dört yaşına ışınlanırsın. Annen tavanın başında, yağda cızırdayan biberleri çevirirken gizli gizli ağlıyor. Ya da kaldırımda biri geçiyor yanından bir gün mesela, yüzü bir yerden tanıdık, eski bir komşu belki, anında o mahalleye kaçar aklın, zihninin içinde nicedir saklanmış anılar gelir gözünün önüne, bir bayram sabahı kapıda oturuyorsun, ayağında kırmızı rugan pabuçlar, yalnızsın.

 

Çocukluk, uyuyan bir dev; ne zaman nasıl uyanır, uyanınca, ayaklanıp geliverince gerisin geri sırtında yüküyle, geldiği yerde nasıl bir tesir yaratır, bilmesi zor.

 

Neil Gaiman'ın yeni kitabı Yolun Sonundaki Okyanus, bu uyanan devin hikayesi. Şöyle bir cümleyi cımbızlıyor gözüm: "Çocukluk anıları bazen sonradan yaşananların altında kalıp silikleşir; yetişkinlerin dolabının dibinde unutulan oyuncaklar gibidirler ama asla sonsuza kadar kaybolmazlar.”

 

Yıllar sonra bir cenaze vesilesiyle çocukluğunun geçtiği yere dönen ve dönmesiyle elinde olmadan çekildiği dünyada yıllar önce olan biteni adım adım hatırlayan bir adamın hikayesini anlatıyor kitap. Bir geri dönüş kitabı bu. Geriye doğru akan bir yol. Kitabın isimsiz kahramanının arabasını, her şeyi hatırlamaya başladığı Hempstock çiftliğine ve onun sınırları içindeki, bir zamanlar bir okyanus olduğuna ikna olduğu göle doğru sürerken, "Zamanda geriye doğru gidiyormuş gibi hissettim kendimi," dediğindeki gibi. Anlatıcı attığı her adımda yavaş yavaş bir sonraki adımı hatırlıyor, hafızasındaki örümcek ağları yavaş yavaş kayboluyor, bütün anılar ve anılarla birlikte duygular yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor: "Bütün bunları hatırladım ve hatıralar ağır ağır zihnimde canlanırken devamının geleceğini biliyordum: Lettie Hempstock’ın, bir zamanlar beni okyanus olduğuna ikna ettiği küçük gölün kıyısındaki yeşil bankta otururken çocukluğum yeniden dünyamdaki yerini aldı…”

 

Mevzubahis kitap, bir Gaiman kitabı olunca, bu yol elbette sürprizleri olmayan, sıradan bir anayol değil. Bilakis hikaye geçmişle bugünün arasındaki kapıdan geçer geçmez ilk fırsatta tali yola sapıyor çünkü, “Yetişkinler, yolları takip eder. Çocuklar keşfe çıkar. Yetişkinler aynı yolu yüzlerce, binlerce kez yürümekten sıkılmaz; yoldan çıkmak, çalıların arasına dalmak, çitlerin arasındaki boşluklardan geçmek çoğu yetişkinin aklına bile gelmez.” Hikayenin tali yola sapmasıyla anılar saklandıkları yerden birer birer çıkıyor. Boşanmış, çocukları çoktan büyümüş, eğer biri sorarsa işini kelimelere dökmeyi becerememenin ağırlığını hissederek “iyi gidiyor, teşekkürler,” diyecek bir adam var karşımızda: “Eğer işimden bahsedebilseydim işimi yapmam gerekmezdi. Sanatla uğraşıyorum, bazen gerçek sanat eserleri üretiyorum ve bazen ürettiğim şeyler, hayatımdaki boşlukları dolduruyor. Hepsi değil, bazıları.” Ve roman şahane manevralarla zamanda geriye doğru yol alarak, bu adamdan yedi yaşında yalnız bir çocuğun kırılgan ve naif dünyasına ışınlanıyor ama anlatıcının okur olarak bize duyurduğu sesin tonu –romanın dev başarılarından biri olduğunu düşündürecek şekilde– hiç değişmiyor. Sıradan bir çocuk değil bu, tıpkı  hatırlananlar, geri gelen anılar gibi sıra dışı. Doğum gününe kimsenin gelmediği, arkadaşsız, çoğunluk mutsuz, kitaplara âşık, onların dünyasında yaşamayı tercih eden bir çocuk: " Mutlu bir çocuk değildim ama hayatımdan memnun olduğum günler vardı. Vaktimin çoğunu kitaplarla geçiriyor, kitaplarda yaşıyordum.”

 

 

Çocukluğu anlatabilmek zor

Roman, bahsettiğim gibi isimsiz bir anlatıcının bir cenaze için doğup büyüdüğü yere dönmesiyle başlıyor. Burası İngiltere’nin Sussex bölgesi. (Gaiman’ın da çocukluğunun geçtiği yer olan Sussex bilgisi, romandaki otobiyografik öğelerin sinyalini veriyor.) Anlatıcı burada ilk olarak, evinin arkasında yer alan gölün bir okyanus olduğunu söyleyen Lettie adındaki bir kızı hatırlıyor. Lettie’nin, annesi ve büyükannesiyle yaşadığı eve gidiyor ve orada aile üyelerinden biriyle karşılaşıyor ve geçmişi hatırlamaya başlıyor. O noktadan söz anlatıcının çocukluğuna geçiyor. Yedi yaşındaki anlatıcının hatırladığı ilk şeylerden biri;  babasının arabasını çalınıp daha sonra içinde birinin intihar etmiş şekilde bulunması... Bu olay doğaüstü bir varlığın bu dünyaya dahil olmasına neden oluyor. İki realite arasında bir kapı açılıyor. Anlatıcının yolu Lettie’yle de bu talihsiz olayın yaşandığı yerde kesişiyor. Lettie ona ilk kez burada yardım elini uzatıyor. Ancak bu Lettie’nin ona yapacağı ilk yardım değil; ikisinin okumaya doyamadığım ve okura haksızlık etmek istemediğim için hakkında tek kelime bile etmeden geçeceğim macerası burada bitmiyor. Romanın sonunda hikaye, başladığı yere dönüyor: Anlatıcı her şeyi hatırladığı okyanus/gölün kenarındaki yeşil bankta oturuyor.

 

Çocukluğu anlatabilmenin zor olduğunu düşünüyorum. Denizin en derin yerinden kum çıkarmaya benzetiyorum. Hatırlaması zor olduğu için değil, herkesin en derininde saklı, o biricik şeyi bulup gün ışığına çıkarmanın hatırlamaktan daha başka maharetler gerektirdiğine inandığım için. O kırık yılları bugünün ışığıyla buluşturduğunda elinde tuttuğun şeyin tam olarak ne olduğunu bilebilmenin, o şeyi o eski duyguları muhafaza ederek şu ana getirmenin ve galiba en çok bunu yaparken naif kalabilmenin, edebiyatta çocukluğu dürten az sayıda yazara yâr olduğunu sanıyorum. Çocukluğu anlatabilmek onu hatırlamaktan fazlası. Ona buradan bakmak değil çünkü, oraya gidip ona yakından bakmak. Öyle düşünüyorum ki, Gaiman okuduklarım içinde çocukluğu anlatabilen, bunu yaparken yetişkin aklını koruyup ruhunu yedi yaşındaki Neil’e geri sarabilen, ve bu sırada naif, eforsuz, kendiliğinden bir yazar dili yaratabilen, kurmaca da yazsa okurun içindeki sahici yerlere dokunan, kısacık cümlelere hayatın anlamını sığdıran az sayıdaki isimden biri. Klişe ama gerçek: Belki de bunun müsebbibi, onun 53 yaşında bir çocuk olmasından başka bir şey değil. Kendisiyle alakalı şu cümleleri kurabilecek kadar: “Bir gün sonunda büyüyeceğim ve gerçek bir iş edineceğim. O zamana kadar bir şeyler uydurmaya ve yazmaya devam edeceğim.” Şükürler olsun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.