Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Deneyimden Kurmacaya: Asimetri



Toplam oy: 60
Asimetri Türkiye’de yayımlanmadan çok önce, yurtdışında gördüğü ilgiyle merak uyandırmıştı. Bunun ardında, kitabın nasıl yazıldığından, kurgusundan ziyade, bir başka etken var: Philip Roth.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Asimetri Türkiye’de yayımlanmadan çok önce, yurtdışında gördüğü ilgiyle merak uyandırmıştı. Bunun ardında, kitabın nasıl yazıldığından, kurgusundan ziyade, bir başka etken var: Philip Roth.

 

Kitabın ilk bölümü, genç bir editör ve ünlü bir yazar arasındaki aşkı konu alıyor. Ezra Blazer olarak tanıdığımız karakter Philip Roth’tan ilhamla yaratılmış. Yazar çoğu kısmının bir kurmaca olduğunu söylese de, Ezra Blazer’ın Philip Roth’la benzerliği, aldığı ödüller -National Book Awardya da alamadığı ödüllerle –Nobel-, bariz ve kışkırtıcı; ikili arasında süregelen ilişkinin nasıllığı, genç editörün kendi deneyiminden, hissettiklerinden çok az bahsetmesi ve böylelikle ilişkinin etik kısmının okur tarafından sürekli sorgulanır halde kalması da polemiğe açık ve hayli magazinsel.

 

Hal böyle olunca, kitabın ilk bölümü, son dönemde daha sık rastladığımız, şahsi deneyimleri edebi bir dille anlatan kurmacalara yakınlaşıyor: Lisa Halliday’in, yazarla ilişkisinin detaylarını gizleme ya da yazarın kim olup olmadığını saklama ihtiyacı duymadığı düşünüldüğünde, kitap, Knausgaard deneyiminin daha az bariz ve kurmacaya daha yakın bir türü; insanları kızdırmaya, insanlarda merak uyandırmaya yönelik bir noktada konumlanıyor. Haliyle, yazarın anlattığı detayların hangilerinin gerçek hangilerinin kurmaca olduğuna yönelik bir bulmaca çözerken buluyoruz kendimizi “Budalalık” adlı ilk bölümde. Bu bölümde, genç editör Alice’in yazar Ezra Blazer’la nasıl tanıştığı, ilişkilerinin nasıl geliştiği anlatılıyor. Kendinden yaşça büyük yazar, Alice’in öğrenci kredisi borcunu ödüyor, ona kendi yazdığı kitaptan pasajlar okuyor, Camus’nün nasıl okunduğu dahil genç bir editöre, yalnızlığına ortak olması karşılığında, bildiği birçok şeyi öğretiyor.

 

Kitabın ilk bölümü o voyeristik bakışı okşasa da, ikinci bölümde yazar bambaşka bir hikâyeyi anlatmaya başlıyor. İlk bölümdeki yazar-editör ilişkisi, yazarın şahsi deneyimlerinden yola çıkan ve aslında anlatılması daha kolay olan bölüm; Halliday, “Çılgınlık” adlı ikinci bölümde, kitabı medyatik kılan ilk bölüme göre daha zor bir yol seçiyor ve Iraklı birinin deneyimlerini aktarıyor. Okura bir cevap verir gibi yazar: “Tamam, polemik yaratacağından, ilgi çekeceğinden emin olduğum ilk bölümü yazdım ama bakın, Iraklı birinin deneyimlerini yazacak kadar da bu işi biliyorum ve ilk bölümde anlattığım gibi, bu ilişkiden birçok şey öğrendim.”

 

GÖÇMEN DENEYİMİ İYİ AKTARILIYOR

 

“Çılgınlık”, Iraklı-Amerikan birinin, 2008 yılında, –Alice ve Ezra’nın ilişkisinden altı yıl sonra– Londra’da havaalanında tutulmasıyla, alıkonulmasıyla ilgili. Göçmen bir ailenin yaşadıklarını, Irak’ta yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatan, ilk bölümdeki Alice’in hikâyesiyle hiçbir ilgisi olmayan –asimetrik– bir hikâye. Kendimizi bir anda Irak’ta buluyoruz, yazar göçmen deneyiminin nasıl bir şey olduğunu –ve haliyle bunu anlatabilecek edebi algıya sahip olduğunu– aktarıyor bizlere. Evet, Lisa Halliday bunu da yazabiliyor. Tek sorun, çok iyi bir anlatıcı da olsanız, Philip Roth’un aşk hayatı olduğunu farz ettiğimiz bir anlatıdan göçmen hikâyesine geçişte birtakım pürüzler çıkabiliyor... Öncelikle, kendimizi nasıl bu hikâyede bulduğumuza dair hiçbir fikrimiz yok. Genç editör, ilk bölümde yaşlı yazara bir roman yazdığından bahsediyor, ikinci bölümün onun yazdıkları olduğuna dair içimizi kemiren bir şeyler de var, fakat bunları kitabın üçüncü bölümünde öğreneceğiz; yazar Ezra Blazer’la yapılan bir söyleşiden.

 

Ezra Blazer’ın Desert Island Discs programının dökümünden oluşan üçüncü bölümde, genç editörün, yaşlı yazardan yazınsal anlamda ne kadar etkilendiğini görebiliyoruz: “Bir de karakterlerimi birbirlerinin hayatlarına sığdırmaya çalışıyor, konuşabilsinler diye kafe köşelerinde bir araya getiriyordum. Birbirlerine bir şeyler açıklayabilsinler diye. Ama hepsi çok zorlamaydı. Zorlama ve yorucu gerçekten çünkü bazen karakterlerinizin ne isterlerse yapmalarına, bir arada var olmalarına izin vermeniz gerekir. Yolları kesişirse, birbirlerine bir şeyler öğretebilirlerse çok iyi. Öğretemezlerse... O da ilginçtir. İlginç değilse baştan başlamanız gerekiyordur belki de. Ama en azından gerçekliğe ihanet etmemişsinizdir.”

 

Lisa Halliday’in Alice karakteriyle Amar Jaafari karakterinin yolları kesişiyor denebilir, ama kesişmiyorsa da, Ezra Blazer’ın dediği gibi, bu şart değil. Romanda, karakterler arasında bir bağlantı kurmanın ne kadar şart olup olmadığı tartışmaya açık. Ezra Blazer’ın dediği gibi, konuşabilsinler diye bir kafe köşesine sığdırılması gerekmiyor karakterlerin; Amar ve Alice, bir kafe köşesinde buluşup birbirlerine bir şey anlatmıyor, Asimetri, her halükarda, ilhamını Ezra Blazer’den alıyor.

 

Asimetri, ilk kitaba göre fazla polemik içerdiğinden önyargılı okunabilir ama polemik içermesi ya da görünürlüğünün, bilinirliğinin belli oranda o polemiğe yaslanması, kitabın nasıl yazıldığına dair her zaman bir fikir vermeyebilir. Göçmen deneyimini iyi aktarıyor yazar; yine de, ilk bölümden sonra ikinci hikâyeye odaklanmanın zor olduğunu söylemeli. Halliday’in sorunu, tam da “iki ülke arasında sıkışmış göçmenleri de yazabilirim!” iddiası olabilir. Birleşik Devletler’in mevcut siyasi durumu göz önüne alındığında, göçmenlik, en az ünlü bir yazarla yaşanan aşk kadar popüler. Haliyle, magazinden göçmenlik hikâyesine geçiş bizi ikna etmiyor ve Halliday’e dair soru işaretleriyle kapatıyoruz kitabı. Yine de bu her zaman kötü olmak zorunda değil; Halliday ikinci kitabı yazmadan bunu bilemeyeceğiz.

 

 

ASİMETRİ
Lisa Halliday

ÇEV: Begüm Kovulmaz
DOMİNGO YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.