Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Deniz ve dalga



Toplam oy: 242
Mario Vargas Llosa // Çev. Süleyman Doğru
Can Yayınları
En başından itibaren papatya falı gibi bir "seviyor, sevmiyor" salıncağında dans eden Hınzır Kız, her durakta okuyucuyu heyecanlandırıyor, şaşırtıyor, mutlu ediyor, hayal kırıklığına uğratıyor.

Arquimedes -yani Arşimet- denizle hasbıhal etmenin yolunu bulmuş, tanıyanların yarı deli yarı dâhi gözüyle baktığı bir dalgakıran kahinidir. Denizin nereye bir dalgakıranı kabul edeceğini, nerede yapılırsa en güçlü temellere, bol kullanılan malzemeye, hesap kitaba rağmen bir çırpıda söküp atacağını mühendislere Arquimedes söyler. İlk başlarda bunun bir batıl inanç olduğunu düşünen mimarlar, mühendisler, inşaat ustaları birer başarısızlık abidesi olan dalgakıranları yıkılınca sonraki işlerinde Arquimedes'e danışmadan işe kalkışmazlar. Adamı dalgakıran yapılması planlanan sahile götürür kendi haline bırakırlar; o da bağdaş kurup oturur, konuşur tartışır gibi el kol hareketleri yaparak hükmünü bildirir: “Deniz buraya kabul etmeyecek” ya da “Tamam, burası uygun” ya da “Bir yüz metre ileri yapmanız gerek.” Nasıl anlıyorsun denizin dilinden, Tanrı vergisi mi bu yetenek, diye soranlara bir cevabı yoktur. 

 

Adam bunun farkında olsun olmasın en büyük kızı Otilia, namıdiğer Hınzır Kız önüne gelen dalgakıranı yıkıp geçmiş azgın bir deniz gibidir. Bütün hayatını kadının sevgisini kazanmaya, kadına tutunmaya adayan Uslu Çocuk Ricardo bile sayısız denemesine karşın tüm emeklerinin bir darbede tuzla buz olmasından kaçamaz. Mario Vargas Llosa'nın müthiş albenili başkarakteri Hınzır Kız, zincirlere sığmayan, fırtına üstüne fırtına koparan bir denizdir gerçekten. Ne âşıkları ne romancı, kadını zaptedemez, sırrına vâkıf olamazken kitabın okuyucusu için durum Arquimedes'in tevekkülü gibidir. İşte deniz böyledir, anlamadan kabul eder ve seversiniz.

 

Mario Vargas Llosa eşine az rastlanır nefis bir aşk romanı yazmış. Romantik adamla uçarı kadının aşkı Tiffany’de Kahvaltı’daki Holly ve Fred'in aşkı gibi, hem karasevda kadar yoğun hem flört kadar hafif. Taraflar arası dengesizlik romanı nefes nefese okumanıza, sanki ip üstünde yürüyen bir cambazı izliyor gibi hop oturup hop kalkmanıza, kah çocuk gibi sevinip kah boynu bükük kalmanıza yol açıyor. Ancak Hınzır Kız hüzünlü bir hikaye değil, bilakis son derece oyunbaz, sıcak, yaz gibi, kumsal gibi bir kitap. 

 

Roman 50'lerde Lima'da başlıyor, ardından 60'larda Paris'e, 70'lerde Londra'ya, 80'lerde “Üçüncü Dünya”nın farklı köşelerine, 90'larda Madrid'e uzanıyor. Yedi perdeli bir oyun gibi her bölümde sahne, kostümler, zamanın ruhu değişiyor. Hınzır Kız değişimi her şeyiyle yansıtan merkezken, Ricardo onun çok daha muhafazakar uydusu olarak rolleri bölüşüyor. Her bölümde zamanın şehir hayatı, entelektüel, ekonomik, felsefi, sosyal trendleri hakkında müthiş gözlemler yapan romancı aslında gayet kapsamlı bir geç 20. yüzyıl Avrupa sosyal ve kültürel tarihi yazmış. Tarihçilerin tuğla gibi ve dipnot dolu kitaplar yazdığı konulara ilişkin (örneğin Foucault ve postyapısalcılık ya da az gelişmiş dünyada kentsel dönüşüm) bir iki kısa paragrafı, mevzunun en can alıcı noktalarını mükemmelen özetliyor. Fakat romanın ekseni basit bir Avrupa merkezli anlatıdan fazlası. 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran gelişme, göçmenlik, entegrasyon, terör, cinsel devrim, AIDS gibi çok daha küresel konuları da benzer bir aklıselimle lafı uzatmadan tartışıyor Llosa.

 

Bir dönem filmi/dizisi gibi

 

Hınzır Kız'ın her etapta büründüğü yeni kimlik, edindiği yeni isimler, farklı kıyafetler, saç modelleri, aksesuarlar “dönem filmi/dizisi” denen janrı sevenler için inanılmaz bir nimet. Llosa bu unsurları sanki bir moda dergisi yazarı gibi ustalıkla anlatıyor. Zaten çok güzel olduğunu her fırsatta duyduğumuz kadın, bir defile mankeni gibi bambaşka kreasyonlar içinde göz kamaştırıyor. Çalmadık kalp bırakmayan çapkın kız, söylediği gibi zengin ve güçlü olmaktan çok, hayatını bir maskeli balo gibi yaşamaktan keyif alıyor. Durmadan kılık/kimlik değiştirerek farklı farklı roller oynuyor. Sıkıldığında (ya da foyası ortaya çıkınca) üstündekilerden silkinip başka bir kostüm giyiveriyor.

 

Terk ettiği eski sevgililerinden, ailesinden, hatta psikiyatristlerinden bile Hınzır Kız hakkında malumat almayı başaran Ricardo, modern bilime inanmış biri gibi sebeplerle sonuçlar arasında düz bir ilişki kurmaya çalışsa da, işlerin düşündüğünden çok daha karışık olduğunu, bir insan söz konusu olduğunda tüm teorilerin alaşağı edilecekleri anı beklediklerini çabuk fark ediyor. Sevdiği kadın hakkında duyduğu her yeni şeyin ardından ilk önce aydınlanmış pozu takınsa da, hemen ardından aslında kadın hakkında bilmediklerinin bunun yüz katı, hatta bin katı olduğunu teslim ediyor. Hayatta (ve iyi romanlarda) kolay cevaplara yer olmadığını bariz biliyor: "İçimden hayatım boyunca psikologlara, psikiyatrlara, psikanalistlere, papazlara, cadılara ve şamanlara karşı duyduğum güvensizliği haklı çıkardıklarını onlara söylemek geçti. Bana sanki aklımdan geçenleri okuyor ve beni affediyormuş gibi bakıyorlardı."

 

En başından itibaren papatya falı gibi bir “seviyor, sevmiyor” salıncağında dans eden romans, her durakta okuyucuyu heyecanlandırıyor, şaşırtıyor, mutlu ediyor, hayal kırıklığına uğratıyor. Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i gibi sevdiği kadının eşyalarını biriktiren, Huzur'un Mümtaz'ı gibi sevgilisini iyileştireceğine içtenlikle inanan, Kürk Mantolu Madonna'nın Raif'i gibi içinde hiç azalmayan ve hiç eskimeyen bir aşkı yaşatan Ricardo, baştan ayağa “ancak romanlarda olur” dedirten bir âşık. Hayattaki tek emeli Paris'te yaşamak olan adam, bu kıymeti kendinden menkul hedefe ulaşıyor. Öte yandan bunu niçin istiyor, hep bir yabancı gibi hissettiği, aslında neredeyse kendi gibi göçmen/yabancı olmayan bir arkadaş dahi edinemediği şehir onun için ne ifade ediyor pek öğrenemiyoruz. Hınzır Kız'a olan aşkı gibi bu tutkusunun da bariz bir açıklaması yok. Nereye yerleşmek istediğini gözüne kestirmiş, iradesinde de bir hayli ısrarlı bir dalgakıran gibi Uslu Çocuk. Unufak olsa da yeniden ayağa kalkıp her seferinde denize meydan okuyor.

 

 


 

* Görsel: Dilem Serbest

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Öyle bir kent ki haritada bulunmuyor, halkının nabzı dakikada elliden az atıyor, yüz yıldır kimse birbiriyle tartışmıyor, tutanak tutulmuyor, yumruk ya da tokat atılmıyor. Bu kentte sanat da, iş de, hiç ama hiçbir şey coşku yaratmıyor. Ne sanayisi ne de ticareti var ama onlarsız da mükemmelen geçinip gidiyor. Arpa şekeri ve çırpılmış krema tüketiliyor ama ihraç edilmiyor.

Paul Auster’ın 4321 romanında, Archie Ferguson adında sıradan bir insanın biyografisini okuyoruz; roman o kadar kapsamlı ki, dört farklı olasılıkta Archie’nin hayatını öğreniyoruz.

Sevindirici bir gelişme, grafik romanın itibarlı isimlerinden Seth, önemli bir çalışmasıyla, ilk kez Türkçede çünkü. Seth, bizde hiç tanınmadığı için, kısaca özgeçmişinden söz edelim. Asıl adıyla Gregory Gallant, 1962’de Kanada’da doğuyor.

Yazan kişinin dünyanın bin türlü konusu içinde hep aynı konulara çekiliyor olması bana bir kusur gibi gelmiyor. Bilakis üzerinde düşünülen ve yazılan meseleler, bir yazarın külliyatında kendi içinde bir süreklilik gösterdiğinde, ben kendimi bir okur olarak daha iyi bile hissediyorum. Çünkü, diyorum, yazar dünyadaki derdini bulmuş, yani kuyusunu...

Mehmet Açar Kayıp Hasta’da, 21. yüzyılda “Sistem” isimli yapay zeka tarafından yönetilen bir ülkenin bir hastanesinde çantasını kaybeden, kimliğinden yoksun, geçmişiyle baş başa kalan, dosyalar ve makineler arasında sıkışan Ali Z. ile buluşturuyor okuru.

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.