Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Deniz ve dalga



Toplam oy: 628
Mario Vargas Llosa // Çev. Süleyman Doğru
Can Yayınları
En başından itibaren papatya falı gibi bir "seviyor, sevmiyor" salıncağında dans eden Hınzır Kız, her durakta okuyucuyu heyecanlandırıyor, şaşırtıyor, mutlu ediyor, hayal kırıklığına uğratıyor.

Arquimedes -yani Arşimet- denizle hasbıhal etmenin yolunu bulmuş, tanıyanların yarı deli yarı dâhi gözüyle baktığı bir dalgakıran kahinidir. Denizin nereye bir dalgakıranı kabul edeceğini, nerede yapılırsa en güçlü temellere, bol kullanılan malzemeye, hesap kitaba rağmen bir çırpıda söküp atacağını mühendislere Arquimedes söyler. İlk başlarda bunun bir batıl inanç olduğunu düşünen mimarlar, mühendisler, inşaat ustaları birer başarısızlık abidesi olan dalgakıranları yıkılınca sonraki işlerinde Arquimedes'e danışmadan işe kalkışmazlar. Adamı dalgakıran yapılması planlanan sahile götürür kendi haline bırakırlar; o da bağdaş kurup oturur, konuşur tartışır gibi el kol hareketleri yaparak hükmünü bildirir: “Deniz buraya kabul etmeyecek” ya da “Tamam, burası uygun” ya da “Bir yüz metre ileri yapmanız gerek.” Nasıl anlıyorsun denizin dilinden, Tanrı vergisi mi bu yetenek, diye soranlara bir cevabı yoktur. 

 

Adam bunun farkında olsun olmasın en büyük kızı Otilia, namıdiğer Hınzır Kız önüne gelen dalgakıranı yıkıp geçmiş azgın bir deniz gibidir. Bütün hayatını kadının sevgisini kazanmaya, kadına tutunmaya adayan Uslu Çocuk Ricardo bile sayısız denemesine karşın tüm emeklerinin bir darbede tuzla buz olmasından kaçamaz. Mario Vargas Llosa'nın müthiş albenili başkarakteri Hınzır Kız, zincirlere sığmayan, fırtına üstüne fırtına koparan bir denizdir gerçekten. Ne âşıkları ne romancı, kadını zaptedemez, sırrına vâkıf olamazken kitabın okuyucusu için durum Arquimedes'in tevekkülü gibidir. İşte deniz böyledir, anlamadan kabul eder ve seversiniz.

 

Mario Vargas Llosa eşine az rastlanır nefis bir aşk romanı yazmış. Romantik adamla uçarı kadının aşkı Tiffany’de Kahvaltı’daki Holly ve Fred'in aşkı gibi, hem karasevda kadar yoğun hem flört kadar hafif. Taraflar arası dengesizlik romanı nefes nefese okumanıza, sanki ip üstünde yürüyen bir cambazı izliyor gibi hop oturup hop kalkmanıza, kah çocuk gibi sevinip kah boynu bükük kalmanıza yol açıyor. Ancak Hınzır Kız hüzünlü bir hikaye değil, bilakis son derece oyunbaz, sıcak, yaz gibi, kumsal gibi bir kitap. 

 

Roman 50'lerde Lima'da başlıyor, ardından 60'larda Paris'e, 70'lerde Londra'ya, 80'lerde “Üçüncü Dünya”nın farklı köşelerine, 90'larda Madrid'e uzanıyor. Yedi perdeli bir oyun gibi her bölümde sahne, kostümler, zamanın ruhu değişiyor. Hınzır Kız değişimi her şeyiyle yansıtan merkezken, Ricardo onun çok daha muhafazakar uydusu olarak rolleri bölüşüyor. Her bölümde zamanın şehir hayatı, entelektüel, ekonomik, felsefi, sosyal trendleri hakkında müthiş gözlemler yapan romancı aslında gayet kapsamlı bir geç 20. yüzyıl Avrupa sosyal ve kültürel tarihi yazmış. Tarihçilerin tuğla gibi ve dipnot dolu kitaplar yazdığı konulara ilişkin (örneğin Foucault ve postyapısalcılık ya da az gelişmiş dünyada kentsel dönüşüm) bir iki kısa paragrafı, mevzunun en can alıcı noktalarını mükemmelen özetliyor. Fakat romanın ekseni basit bir Avrupa merkezli anlatıdan fazlası. 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran gelişme, göçmenlik, entegrasyon, terör, cinsel devrim, AIDS gibi çok daha küresel konuları da benzer bir aklıselimle lafı uzatmadan tartışıyor Llosa.

 

Bir dönem filmi/dizisi gibi

 

Hınzır Kız'ın her etapta büründüğü yeni kimlik, edindiği yeni isimler, farklı kıyafetler, saç modelleri, aksesuarlar “dönem filmi/dizisi” denen janrı sevenler için inanılmaz bir nimet. Llosa bu unsurları sanki bir moda dergisi yazarı gibi ustalıkla anlatıyor. Zaten çok güzel olduğunu her fırsatta duyduğumuz kadın, bir defile mankeni gibi bambaşka kreasyonlar içinde göz kamaştırıyor. Çalmadık kalp bırakmayan çapkın kız, söylediği gibi zengin ve güçlü olmaktan çok, hayatını bir maskeli balo gibi yaşamaktan keyif alıyor. Durmadan kılık/kimlik değiştirerek farklı farklı roller oynuyor. Sıkıldığında (ya da foyası ortaya çıkınca) üstündekilerden silkinip başka bir kostüm giyiveriyor.

 

Terk ettiği eski sevgililerinden, ailesinden, hatta psikiyatristlerinden bile Hınzır Kız hakkında malumat almayı başaran Ricardo, modern bilime inanmış biri gibi sebeplerle sonuçlar arasında düz bir ilişki kurmaya çalışsa da, işlerin düşündüğünden çok daha karışık olduğunu, bir insan söz konusu olduğunda tüm teorilerin alaşağı edilecekleri anı beklediklerini çabuk fark ediyor. Sevdiği kadın hakkında duyduğu her yeni şeyin ardından ilk önce aydınlanmış pozu takınsa da, hemen ardından aslında kadın hakkında bilmediklerinin bunun yüz katı, hatta bin katı olduğunu teslim ediyor. Hayatta (ve iyi romanlarda) kolay cevaplara yer olmadığını bariz biliyor: "İçimden hayatım boyunca psikologlara, psikiyatrlara, psikanalistlere, papazlara, cadılara ve şamanlara karşı duyduğum güvensizliği haklı çıkardıklarını onlara söylemek geçti. Bana sanki aklımdan geçenleri okuyor ve beni affediyormuş gibi bakıyorlardı."

 

En başından itibaren papatya falı gibi bir “seviyor, sevmiyor” salıncağında dans eden romans, her durakta okuyucuyu heyecanlandırıyor, şaşırtıyor, mutlu ediyor, hayal kırıklığına uğratıyor. Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i gibi sevdiği kadının eşyalarını biriktiren, Huzur'un Mümtaz'ı gibi sevgilisini iyileştireceğine içtenlikle inanan, Kürk Mantolu Madonna'nın Raif'i gibi içinde hiç azalmayan ve hiç eskimeyen bir aşkı yaşatan Ricardo, baştan ayağa “ancak romanlarda olur” dedirten bir âşık. Hayattaki tek emeli Paris'te yaşamak olan adam, bu kıymeti kendinden menkul hedefe ulaşıyor. Öte yandan bunu niçin istiyor, hep bir yabancı gibi hissettiği, aslında neredeyse kendi gibi göçmen/yabancı olmayan bir arkadaş dahi edinemediği şehir onun için ne ifade ediyor pek öğrenemiyoruz. Hınzır Kız'a olan aşkı gibi bu tutkusunun da bariz bir açıklaması yok. Nereye yerleşmek istediğini gözüne kestirmiş, iradesinde de bir hayli ısrarlı bir dalgakıran gibi Uslu Çocuk. Unufak olsa da yeniden ayağa kalkıp her seferinde denize meydan okuyor.

 

 


 

* Görsel: Dilem Serbest

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.