Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Depresyonun, Karanlığın Ve Gizemin Kareler Sızışı: Clowes Ve Karanlık Öyküleri



Toplam oy: 6
Wilson’da orta yaşlı bir kaybedenin hikayesini gazete bandı mizahıyla bizlere sunan Clowes, Demir Döküm Kadife Eldiven’de ise yan yana bulunan karelerin bile tutarsız kalabileceği, Lynch filmlerinden kopup gelen ve tebessüm dahi kabul etmeyen karanlık bir hikâye anlatıyor. Wilson’daki beklenmedik kahkahalar DDKE’de bir anda susuyor; Clowes belki de başı sonu belli bir öyküyü anlatmaktan bile vazgeçip bir rahatsızlığı hissetmeye çalışıyor.

“Etrafta bunca yardımsever insan varken dünyayı nasıl değiştirebilirsin ki?”

 

Wilson, (Wilson, sf. 18)

 

Daniel Gillespie Clowes, 1961 doğumlu; Amerikalı bir hikâye anlatıcısı. Otuz yıla yakın çizerlik geçmişinde ortaya koyduğu birçok eser ülkemizde son birkaç senedir yoğun ve ilgi dolu bir şekilde Türkçeye aktarılmakta. Bu eserler, geniş ve zengin bir çeşitlilik içerisinde bağımsız çizgi roman başlığı altında karanlık bilimkurgu hikayelerinden günlük bunalım örneklerine; anti kahraman anlatılarından fantastik öykülere kadar uzanan, gerçek karakterlerden uzak olmasına rağmen gerçekliğe çok yakın bir çizgide sıralanabilir. Bu çizginin kapsamını Türkçeye en son çevrilen Wilson ve Demir Döküm Kadife Eldiven ikilisinden bile ölçmek mümkün diyebiliriz. Zira Wilson’da orta yaşlı bir kaybedenin hikayesini gazete bandı mizahıyla bizlere sunan Clowes, Demir Döküm Kadife Eldiven’de (DDKE) ise yan yana bulunan karelerin bile tutarsız kalabileceği, Lynch filmlerinden kopup gelen ve tebessüm dahi kabul etmeyen karanlık bir hikâye anlatıyor. Wilson’daki beklenmedik kahkahalar DDKE’de bir anda susuyor; Clowes belki de başı sonu belli bir öyküyü anlatmaktan bile vazgeçip bir rahatsızlığı hissetmeye çalışıyor. Bu yazıda da, bu iki eser ile Türkçeye aktarılan ve aktarılmayan diğer işler paralelinde, Daniel Clowes’un tavrını ve çizgi roman kültüründeki nev-i şahsına münhasır konumunu değerlendiriyor olacağız.



Hayalet dünya ve Hollywood
Clowes’un 1985’te Cracked dergisinde, yirmili yaşlarında yayınlanmaya başlayan çizgileri, birkaç sene içerisinde öne çıkan, 1950’lerden bugüne gönderilmiş bir dedektif karikatürü gibi duran Lloyd Llewellyn karakteri ile iyice ünlenir. Bugün hala bağımsız çizgi roman sektörünün yön verici yayınevlerinden olan Fantagraphics aracılığıyla, süreli yayınlar üzerinden çizerle buluşan Lloyd Llewellyn, sonradan çizerin esas debut’su sayılacak Eightball’a varacak olan yolun taşlarını dizer. Eightball, çizerin 1989’dan 2004’e kadar olan tüm işlerini kapsayan seçki yayınlardan oluşur; sonradan kendi kitaplarına kavuşacak olan Ghost World (Hayalet Dünya) ve DDKE gibi öyküler, ilk olarak Eightball sayesinde, ayrı fasiküller aracılığıyla okuyucuyla buluşur. Bu iki öyküden Ghost World, 2001’deki sinema uyarlaması vesilesiyle genele yayılır ve Clowes’un adını çizgi roman dışında da dört bir yana duyurmasını sağlar. Ghost World o döneme kadar anlatılmayan, şehirli olduğunu sanan ancak taşraya ait olan, progresif olduğuna inanan ancak ilkel kalan ve dönemin küreselleşme anlatısıyla dünyanın birçok yerinde benzerine rastlanabilecek, vazgeçmiş gençlik prototipini beyazperdeye en iyi yansıtan örneklerden biri olarak kayda geçer. Hatta, (belki de yönetmen Terry Zwigoff’un sakin ancak dönemin bağımsız sinemasında çokça rastlanan başarılı dramatik dili sayesinde) Ghost World filmi zamanla X Kuşağı olarak adlandırılan 65-80 arası doğmuş ve gençliğini 2000’lere ilerleyerek yaşamış olan nesil için zamanla kült bir esere dönüşür. Genç kadın karakterler Enid ve Rebecca etrafında, taşra Amerikası eleştirileriyle dolu olan öykü, gençliğin bolca meşgul olduğu ve belki de tüm dünyada yayılmakta olan yeni milenyum depresyonunu en sade şekilde anlatır. Senaryo ve film, konvansiyonelin ne kadar dışında olsa da Clowes’a diğer arkadaşlarıyla ortaklaşa bir Oscar adaylığı getirir. Clowes’un sinemayla ilişkisi bununla ibaret kalmaz, Eightball’da sadece dört sayfadan oluşan ‘Art School Confidential’ öyküsü de gene Zwigoff tarafından 2006’da sinemaya aktarılır ve başarı toplar.

Müzmin depresiflerin mizahı
Clowes, dönemdaşı çizgi romancılar Chris Ware, Charles Burns ve diğer muadillerine benzer şekilde ‘kent sıkıntısı’nı odağına alarak, farklı nesillerden çeşitli karakterleri, kurduğu gerçek veya gerçeküstü dünyalar içerisinde konuşturarak derdini anlatır. Burada odaklanılması gerekense, bu karakterler her ne kadar gerçekdışı olsa da Clowes’un, yarattığı kurgu ancak dayanıklı bağlam içerisinde bize gerçek olanı hatırlatmasıdır. 2016 tarihli Patience’ta (Sabır), bir ölüm sonrasındaki zaman yolculuğu macerası üzerinden sorulan sorulara kurgu cevaplar arayan Clowes, 2010 tarihli Wilson’da ise ana karakteri vesilesiyle John Kennedy O’toole’un Alıklar Birliği’ndeki Ignatius karakterini hatırlatırcasına düzene, sisteme, kentli yaşamının hedeflerine bir bir saydırır. Burada altını çizmek gereken, Clowes’a özgü diyebileceğimiz bir yaklaşım ise çizerin çizgisinin ve tarzının öykülere göre değişip dönüşebilmesidir. Wilson’da her ibret dolu tek sayfalık hikâyede biçimini değiştiren çizer, DDKE’de baştan sona ‘90’ların bağımsız ve siyah beyaz Amerikan çizgilerini anımsatan bir tavır takınır. Eightball’un büyük kısmında karikatüre yakınsayan tarzı, Patience’ta tamamen renkli ve pop-art’a göz kırpan, durağan bir tarza bürünür. Kısaca, Clowes hikayelerinin temposu ve tavrına göre çizgisini de dönüştürebilen, bunu hikâye-görsel bütünlüğünü bozmadan becerebilen esnek çizerlerden biridir.
X Kuşağı ve sonrası
Clowes’un üretimi sadece kitap ve filmlerle sınırlı kalmaz. Her ne kadar yeraltında kalmayı seçse de ‘90’ların gerektirdiği şekilde alternatifin popüler olması durumunu Clowes da yaşar. 95’te Ramones’un “I Don’t Want to Grow Up” (Büyümek İstemiyorum) şarkısının klibine çizgileriyle katkıda bulunur. 93’te Coca Cola’nın X Kuşağı için özel olarak tasarladığı (95’te üretimi duracak olan) OK. adlı gazlı içeceğin kutularının tasarımına Charles Burns ile birlikte dahil olur; metal kutuların üstünde yer alan desenleri Burns ve diğer çizerlerle birlikte, alışılagelmişe karşı bir dille tasarlarlar. Gene 90’ların Seattle merkezli meşhur plak şirketi (Nirvana, Soundgarden vb. gibi grunge devleriyle çalışan) Sub Pop için maskot ve benzeri tasarımlara imza atar. Kısacası, dönemin kültürel alanında çok farklı mecralarda Clowes’un imzasını bugün bile yakalayabilmek mümkündür.
Daniel Clowes, isminin şöhretine rağmen hem genelin hem de yeraltının beğenisini kazanabilen, üretken ve aynı zamanda kendini güncelleyebilen bir anlatıcı olarak çizgi romanın evrensel koridorlarında hala önemli bir yer tutuyor ve bu gidişle de tutacak gibi görünüyor. Bu noktada işlerine Türkçe halleriyle erişebilmek biz Türkçe yayın takipçileri için ayrıca bir şans olarak öne çıkıyor; bu vesileyle öncelikle Karakarga ve ardından İthaki yayınevlerinin yaklaşımını da ayrıca takdir etmek gerekiyor. Clowes’u bu yazı veya farklı şekilde yeni yeni tanıyanlara imrenerek; Wilson’la gülüp Enid’le üzgünlüğünüzü kızgınlığa dönüştürmenizi, Jack’le maceralara atılıp Clay Loudermilk’le korkudan korkuya koşmanızı canı gönülden diliyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.