Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Devlet Ana: Kuruluş Felsefesine Jeopolitik Ayar



Toplam oy: 7
1967’de yayımlanan Devlet Ana, Osmanlı'nın son ve Cumhuriyet'in ilk dönemine yoğunlaşan Kemal Tahir’in, kronolojik açıdan en uzağa düşen romanı. Ertuğrul Bey’in öldüğü 1290’da başlayıp 1299’da Bilecik’in alınmasıyla biter. Olay örgüsü, birbiriyle irtibatlı iki düzlemde çatılır. Kuzeybatı Anadolu’daki Kayıların var oluş ve yayılış mücadelesi, genel çerçeveyi oluşturur. Özelde ise başkahraman Kerim’in mollalığı bir süreliğine bırakması ve ağabeyi Demircan’ın katillerini bulup cezalandırması işlenir.

Türkçeye “yer siyaseti” şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafî konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı. Buna göre, değişkenleri ve sabiteleri; sadece tarımı, hayvancılığı, madenciliği, tekniği, kültürü, ticareti, nüfusu değil askerî örgütlenmeyi, güvenliği, diplomasiyi, stratejik bakışı, çekirdekten çevreye yayılacak siyaseti de etkiler, kademelendirir, hizaya sokar.

 

 

1967’de yayımlanan Devlet Ana, Osmanlının son ve Cumhuriyetin ilk dönemine yoğunlaşan Kemal Tahir’in, kronolojik açıdan en uzağa düşen romanı. Ertuğrul Bey’in öldüğü 1290’da başlayıp 1299’da Bilecik’in alınmasıyla biter. Olay örgüsü, birbiriyle irtibatlı iki düzlemde çatılır. Kuzeybatı Anadolu’daki Kayıların var oluş ve yayılış mücadelesi, genel çerçeveyi oluşturur. Özelde ise başkahraman Kerim’in mollalığı bir süreliğine bırakması ve ağabeyi Demircan’ın katillerini bulup cezalandırması işlenir.

 

 

 

Romana yerleşen jeopolitiğin iskelesi, Asya Tipi Üretim Tarzı’nın gölgesinde dikilir. Murat Belge, “büyük ulusal anlatı” ve “Türklerin kökeni” meselelerini tartıştığı Genesis adlı kitabında (İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 58-59), ATÜT kısaltmasıyla da bilinen bu anlayışın, 1960’larda Türkiye’de de gündeme getirildiğini söylemektedir. Karl Marx, Kapital’i yazmaya başlamadan önce, bazı notlarında ve Engels’e gönderdiği mektuplarda bu konuya yer vermiştir. Buna göre, tabiatın insanın karşısına ciddi güçlükler çıkardığı (sel, kuraklık, çölleşme, bataklık vb.) yer ve durumlarda, üretim ve bayındırlık faaliyetleri ancak büyük çaplı örgütlenmelerle gerçekleştirilebilir. Bu örgütlenme, devleti zorunlu kılar. Hâkim olduğu yerlerde de kişi veya zümrelerin elinde güç ve sermaye birikimine izin vermez. Böylece, devletle halk arasında özerkliğe sahip kurumlar veya ara tabakalar da oluşmaz. Devletin hem egemenliği hem de yardımsever hâmiliği, bireylerden bağımsız bir biçimde devam eder. Kemal Tahir, son yıllarında epeyce tadilata tâbi tutmakla birlikte, bir dönem bu görüşü geliştirmeye ve Türk tarihine, özellikle de Osmanlı dönemine uygulamaya çalışmıştır. Ona göre Batı, gelişimini bin türlü kötülükle, sömürgecilikle, zulümle sağlamış ve bu tutumunu zamanla içselleştirmiştir. Kölelik, derebeylik, feodalite, burjuva aşama ve karışımıyla, Yunan ve Latin kültürü, Hristiyanlık ve pozitivizm alaşımıyla meydana gelen Batı’nın sınıflara bölünmüş farklı bir yapısı, üretim ilişkileri, din, felsefe, siyaset anlayışı vardır. Doğu toplumları ise söz konusu aşamaları bilmez. Bunun nedeni de coğrafî şartların, mülkiyete ve insana bakışın, sınıfların oluşmasına ve mücadelesine elverişli olmayan yaşayış, yönetim ve düşünme biçimiyle iç içe geçmesidir. Çoğu Doğulu toplum ve bu arada Osmanlı toplumu sınıfsızdır. Yazara göre, Batılı olmayan biri zorla Batılı olamaz; Batılı biri de ne kadar çabalasa Doğulu bir kimlik ve benliğe kavuşmaz (Notlar / Batılaşma, Bağlam Yayınları, İstanbul 1992, s. 156.).

 

 

 

Ekin, köylü, ekmek, dünya

 

 

 

Kemal Tahir, zaman zaman konum bilgisi vererek ilerletir, romanı ayaklandıran mevzuyu. Yer siyaseti ile ilgili duruşun uzak ayağı, Konya’yı merkeze koyacak şekilde Anadolu’dadır; yakın ayağı ise Söğüt’ü üs edinecek şekilde Marmara’dadır. Yazar, mezkûr görüş gereği, Anadolu’yu dahası Marmara Bölgesi’ni, ancak “devlet” gibi güçlü bir örgütün başa çıkabileceği çetin doğa koşullarının bulunduğu bir alan olarak göstermeye girişir. Abartılı bir şekilde bataklıklardan, sel baskınlarından, ırmakların yatak değiştirmesinden, tabiatın arzın üstüne yığdığı güçlüklerden söz eder. Rum hancı Mavro, bu bağlamda, romanın en kötü kişisi olan Saint-Jean şövalyesi Notüs Gladyüs’e önce hızlı bir fizikî ve beşerî coğrafya dersi, Marmara merkezli bir jeopolitik özeti verir. Babasından işittiğine göre, Sakarya Irmağı üç kez yatak değiştirmiştir. Savunmada ırmağın imkânlarından yararlanan hisarlar, bu yatak değişikliği yüzünden zorda kalmıştır. Türk’ün, Moğol’un kolayca sürüp gelmesi de bundandır. Aynı zamanda bölgede büyük bir batak oluşmuştur. Bu batağın bir ucu Simav Gölüne, Koca Suyun kaynağına dayanır, bir ucu da Karadeniz’e kavuşur. Yollar kaybolmuş, ticaret kesada uğramış, kervan işlemez olmuştur. Halkın günden güne yoksullaşması bu yüzdendir. Bunu engelleyecek, ıslah edecek bir irade, bir devlet de kalmamıştır bölgede. Mavro, ortaçağ romanslarında, efsanelerinde sıkça karşılaşılan bu zorluk türü, bu doğal canavar, bu “çorak ülke” arketipiyle ilgili tafsilatlı izahı şu sözlerle bağlar: “Eskilerde, sular hiç densizlik edemezmiş, çünkü dizgin vururlarmış ağızlarına kayzerler, sultanlar, sert başlı hayvanlar gibi… Sular kudurgan olursa ekin olmaz, ekin olmazsa köylü olmaz, köylü olmazsa ekmek olmaz, ekmek olmazsa dünya batar…”

 

 

Kemal Tahir; kafasında dönüp duran o düşünceyi, bir irade etrafında toplanarak el birliğiyle çalışmanın önemini dahası devletin gerekliliğini göstermek için sadece Türkiye’nin değil belki de dünyanın en verimli, bereketli, öteden beri etkili bir tarım düzenine ve çeşitliliğine sahip bir coğrafya parçasını, Marmara bölgesinin önemli bir bölümünü batağa kurban edip bırakır ki şaşırmamak elde değildir.

 

 

 

Bazı yazarları fazlasıyla heyecanlandıran “at, avrat, pusat” edebiyatı, Kemal Tahir’i kesmez. Onun ötesine geçmek isterken zorladığı gerçeklik de bazen büsbütün güme gider. Romanda Osman Bey de Mavro’dan aşağı kalmaz elbette. Kendisini henüz pek ciddiye almayan Şeyh Edebali’yi, iyi hazırlanılmış bir brifing eşliğinde aydınlatır: “... Şeyhim, çünkü salt Anadolu çoraktır, verimsizdir. Hele bu gün derisi yüzülmüş, eti soyulmuştur. Yolları silindiğinden kervan işlemezdir. Suları azgınlaştığından her tarafı bataktır. Masraflı devlet besleyemez. ... Konya’nın taht şehri olması için, Basra’ya kadar Irak’ı, Sudan’a kadar Mısır’ı Anadolu’ya katması gerekir. Ayrıca İstanbul’un su yolunu ele geçirip Marmara çevresiyle Balkanlar’ın verimli topraklarını da, sınırları içine alması gerekir!”

“Anadolu insanının zenaatı devlet kuruculuğudur”
Ah, bu ne yaman bir yakıştırma, ne güzel bir kıyaktır! Muhtemel kaynatayı ağzı açık bırakan bu ifadeler, gerçekte okuma yazması bile olmayan Osman Bey’in âdeta bir üniversite kürsüsüne çıkarak jeopolitik ve ATÜT dersi vermeye soyunması, aynı zamanda düşünür Kemal Tahir’in de hızını alamayıp sanatçı Kemal Tahir’i ezmesi değil midir? Tarihî roman ne kadar dikkat etseniz hatadan, noksandan hatta çaresizlikten kaçamayacağınız bir türdür, evet. Çekim gücü yüksek bir atmosfere ve iç tutarlılığa sahip olmanız belki her şeyden daha kıymetlidir, doğru. Kemal Tahir’in en zayıf kitabında bile göz açıcı tespitler ve sıra dışı edebî lezzetler vardır, tamam. Fakat okuyucu onun en iyi, en iddialı romanlarında bile bazen akıllara durgunluk verecek zorlamalardan, anakronizmden, metinde sıradağlar gibi kabaran nutuk yahut diyaloglardan yakasını kurtaramaz. Bu muhavere de onlardan biridir.
Kemal Tahir, burada kalmaz. Jeopolitiğe uygun yönetim ve yöneticiler bulma konusunda ısrarcıdır. Anadolu toprağının herkesi, her siyaseti kabul etmediğini, kendine uygun olanı aradığını ileri sürer; bir ansiklopediye bandırarak tarihî bilgiyle donattığı Osman Bey’e de bunları açıkça söyletir. En sonda karşımıza çıkan Siyasetname’nin hasılası, Kerim Çelebi’den önce Ertuğrul’un gazi oğlunun dilinde ballanır:
“Anadolu’yu bırakacağım şimdilik… Benim gördüğüm, tez vakitte gidicidir Moğol… Çünkü Moğol’un düzeniyle de uyuşamaz bizim Anadolu toprağı… Eski Yunan’ın, Roma’nın düzeniyle de uyuşamamıştır çünkü… Bizim gazi beylikler çabalasın bakalım, Konya’yı ele geçirmek için… Boğuşsunlar birbirleriyle, güçten düşürsünler kendilerini boş yere… İşimi kolaylaştırsınlar! Verimli topraklara sahip olana yarar Anadolu… Tükenmez insan kaynağıdır, insanının zenaatı da göründüğü gibi, köylülük değildir, devlet kuruculuğudur.”
Diğer taraftan, ilk kez Âşıkpaşazade Tarihi’nde yer alan ve eserde -Osman Bey’e değil de- Yunus Emre’ye gördürülen “büyük ağaçlı rüya” da jeopolitik ile birleşen sezgi ve öngörünün özeti gibidir; küçük ölçekli bir tasavvura razı olmayarak cihanı kuşatan bir başarı hikâyesinin manevi remzidir.
Kerim’in, Bacıbey gibi “hünsa” nitelikli bir lâkapla çağrılan anasını da unutmayalım. İçerikteki eril vurgulara rağmen devletin mihverini kendine çeken bir şahsiyete sahiptir Bacıbey. “Kerîm ve rahîm devlet baba” imgesini tersyüz etme pahasına anaçlığa, berekete, sürekliliğe atıfları kolaylaştırması niyetiyle tasarlanmış fakat her halükârda yazarı çelişkilere sevk eden bir karakter olarak kalmıştır. O da lüzumlu hatta kaçınılmaz gördüğü o siyasetin hizmetindedir. Bölgesel konumun, Osmanlı çekirdeğinin düşmanlarını hesaba katan o jeopolitiğin hem dişil ve öznel hem de sert ve buyurgan tarafını temsil eder. Bu topraklarda tutunmak ve yeni bir dünya kurmak için evvela savaşın, savaşçılığın hakkının verilmesi gerekir ona göre. Doğanın sakatlıklarından, Söğüt’ü çevreleyen alçaklardan, içteki hayınlardan, yönetimin yaşlanıp yavaşlamasından, toprağın verimsizleşip uyumasından, kıtlık ve kuraklıktan, tarım ve hayvancılıktaki gerilemeden, özlücesi tabiî ve beşerî hasımlardan kurtulmak için mollaya değil alpa, bahadıra ihtiyaç vardır. Bacıbey, -romanda aslında Türklerin bilime, sanata, felsefeye verdiği değeri göstermesi için inşa edilen- oğlu Kerim’i en azından belli bir süre bu adanmışlığın içinde yakıp kavurmayı başarır.
Devlet Ana kuşkusuz önemli bir tarihî romandır. Fakat eksiği gediği de az değildir. Çelişen bilgiler içerir. Yazıldığı dönemin KGB ve CIA ajanlarını temsil ettiği söyleyebilecek kişilere bile yer verir. Cinsî sapkınlık ve oğlancılık anlatımı sakınımsızdır. Birçok takdim ve tehir eşliğinde kronolojiyle oynar. Herkes her dili bilir, tercümana ihtiyaç duyulmaz. Barut peşinde koşan Kaplan Çavuş, “delikli demir”i icat etmek üzeredir. Mavro ve Köse Mihal gibi Rûmları bile müspet “Anadolu çocuğu”na dönüştüren bu arındırıcı üretim tarzı havzasında, jeopolitiği boşlamayan bu görkemli kuruluş hamlesinde etkili ve düzgün bir müslümanlığa yer yoktur sadece. Yazar, olumlu bir tek dindar tip dahi koymaz romana. Dinle mesafeli olan hatta din düşmanlığına soyunan Batıcılarla bu noktada rahatlıkla buluştuğu görülür Kemal Tahir’in. Yine de ardında, Batılı birçok ülkenin edebiyatını tek başına eskitecek çapta ve güçte bir külliyat bıraktığını söylemek gerekir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok.

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Avrupa’da tasavvufun varlığının, İslam’ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs’ten başlayarak ele alınmak durumundadır.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.