Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Di̇stopyaya Yolculuk: Tokyo'nun Son Çocukları



Toplam oy: 28
Tokyo’nun Son Çocukları, Yoko Tawada’nın distopik, biraz da klostrofobik bir romanı. Yoko Tawada’nın akademik yaşantısının getirdiği çok yönlü bakış açısıyla da Tokyo’nun Son Çocukları’na başlı başına ruh verdiği aşikâr. Roman, uzak bir gelecekte geçiyor olsa da, Tawada yer yer eleştirdiği konular ve yaptığı benzetmelerle mevcut sağlık, eğitim, kültür politikalarına da kahramanları aracılığıyla usulca göndermelerde bulunuyor.

Tarih, coğrafya, biyoloji, antropoloji, astronomi, matematik ve daha fazlasının, -bir de tabii ki, Türkiye’nin son iki haftasına damga vuran 10 yaşındaki kristal çocuğumuz Atakan’ın deyimiyle tüm bilimlerin babası olan felsefeyi unutmayalımbir araya gelip, gidişattan her dem muzdarip kehanetlerle kâinatı yorumlamadıkları bir gün bile olmamıştır muhtemelen. Geldi Batlamyus’un dünya merkezli evreni, gitti Kopernik’in Güneş sabiti. Bitki biliminden hayvanata evrilen Lamarck öldü, Darwin doğdu. Sevdayı meydana getiren zahiri sebepleri sıralarken yükselen nabızları, “Normal olanı kanın bakiyesidir, karaciğerde meydana gelir, bir kısmı kana karışır, bir kısmı dalağa geçer” diyerek düşüren İbn-i Sina kondu, Farabi göçtü. Yerkürenin sırrına bilim de bir yerde çaresiz kaldı. Terkip bu ya; sığındık gönüllere, sızdık harflere. “Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme. Bir gönül yapamazsan yıkıp viran eyleme” dedi Yunus, her şeye yetti.

 

Dünya üzerindeki tüm insanların tüketebileceğinden katlarca fazlasını ürettiği halde bir nefesini bile bize koklatmadığı oksijenine karşılık Amazon’a mı şaşmalı, vücudumuzun elzem elementlerinin yıldızlardan bozma olduğuna mı? Yaprak kesen karıncaların muazzam mimarlığına mı hayret etmeli, onikitelli cennet kuşlarına mı? Böylesi bir düzenin parçası olmak cânım seyyaremiz için ne anlam ifade ediyor bilmiyorum. Bütün türlerin bilgeleri toplanıp bir hüküm verse hakkımızda, neticenin bizim için parlak olmayacağı yönünde genel bir kanı var. Otokritiğimiz sağlam, aksiyonumuz zayıf. Bir kısmımız hem aşırı optimistlerin ütopyalarında hem de pesimistlerin distopyalarında debeleniyor. Az önce kulaklarını çınlattığımız üzere, gidişattan her dem mustarip kehanetlerle kâinatı yorumlayanlara biraz daha kulak kesildiğimizde uzak gelecekte insanları ürkünç şeylerin beklediği olasılığı yüksek. Yine de bilmek pek mümkün değil, belki de insan beyni ve duyuları evrildikçe evrilecek, tanımlar değişecek. İyi, kötü, korku ve umuttan ‘eski insanların varoluş sancısı’ olarak bahsedecekler. Belki de bu kelimelerin esamesi okunmayacak. Etimoloji yine revaçta olacak ama, ‘merak’ kendisini hiç eksiltmeyecek; keza insanı distopikleştiren şeylerin hammaddesi bir duygu.


Ölmeyen ihtiyarlar, büyümeyen çocuklar
Yoşiro’nun yerinde olmak tüm bu farazilere kısmen son verebilir: Japonya’nın tüm dünyaya kapılarını kapattığı, ihtiyarların bir türlü ölemediği, çocukların büyüyüp serpilemediği bir zamanda 100 yılı aşkındır yaşamaya tüm kuvvetiyle devam eden Yoşiro’nun… Geçtiğimiz ay, Siren Yayınları’ndan çıkan Tokyo’nun Son Çocukları, Yoko Tawada’nın distopik, biraz da klostrofobik bir romanı. Eserin konusundan ziyade, akıcılığını sağlayan en önemli faktörlerden biri, Japon edebiyatındaki pek çok kitabın dilimize çevirisindeki başarısıyla adından söz ettiren Hüseyin Can Erkin kuşkusuz.
Yoko Tawada’nın akademik yaşantısının getirdiği çok yönlü bakış açısıyla da Tokyo’nun Son Çocukları’na başlı başına ruh verdiği aşikâr. Roman, uzak bir gelecekte geçiyor olsa da, Tawada yer yer eleştirdiği konular ve yaptığı benzetmelerle mevcut sağlık, eğitim, kültür politikalarına da kahramanları aracılığıyla usulca göndermelerde bulunuyor. ‘’Sağlığınız için erken kalkın’’ diye çıkan haberlerin arkasından ‘’Sabah geç kalkan çocuklar daha çabuk uzuyor’’ tespiti geliyor. Ara öğün yiyen çocuklarda iştah sorunundan yakınılırken ani bir manevrayla, çocuklara atıştırmalık verilmezse bunun buhrana yol açtığı analizleri yapılıyor. Yani Yoşiro’nun serzenişlerine dikkat edersek gelecekte değişmeyen şeyler de olacak gibi.
Sonsuzluğun ağırlığı
Bir ülke düşünün, kamusal alanda 40 saniyeden uzun yabancı dilde şarkı söylemek yasak, İngilizce öğrenmek hak getire! Çiftçi alan şehirler 12 yaş üstü çocukları olan aileleri onaylamıyor. Kadınları 55 yaş üzerinde, erkekleriyse kısırlaştırma ameliyatı geçirmiş olmaları şartıyla kabul ediyor. Besinler kolayca zehre dönüşebiliyor, yaşı geçkin ihtiyarlar ağır işlerde çalışabilirken, 10 yaşındaki çocukların dişleri kızarmış bir ekmeği ısıramayacak kadar kırılgan, ayakları elli adım yürüyemeyecek kadar çelimsiz. İşte o çocuklardan biri de Yoşiro’ya ‘büyükdede’ diyen Mumei. Öksürük tutunca öksüren, yiyecekler yutağında alçalıp yükselince sadece kusan ama bunu bir eziyet olarak görmeyen, bildiğimiz anlamıyla ‘acı’yı dert etmeyen Mumei… Komşu kızlarının güneş enerjisi ile çalışan bir kas giysisi giydiğini anlayan Yoşiro’nun durumu mu daha acı, yoksa “Ne kadar güzel bir elbise” diyen Mumei’nin mi? Galiba yerçekimine çoğu zaman yenik düşen ama bunu yaşamın olağan akışı olarak Mumei, kendisinin ihtiyar değil, yüz yaş sınırını geçtiği andan itibaren yürümeye başlayan yeni bir insan türü olduğunun farkında olan, sonsuz yaşamın ağır yükünü sırtlanmış Yoşiro’ya üstünlük sağlıyor gibi…
Fukuşima çağrışımı
Tokyo’nun Son Çocukları, içeriğinde ele aldığı konular itibarıyla insanda her daim baskın gelen ölüm korkusunun bir yansıması gibi sanki. “Yalnız ölümün çaresi yok” diye düşünürken, Yoşiro’nun, Mumei’nin, Marika’nın, Amana’nın ve başka kahramanlarının hikâyesiyle birlikte “Ölümsüzlük deva değil” dedirtiyor. Kitapta, bir dehşetin içinde kendisini karantinaya alan Japonya’ya, meyve krallığı olarak anılan ve şeftalisiyle meşhur Fukuşima’yı da hatırlatıyor. Ülkenin 2011 yılında yaşadığı deprem ve tsunami sonrasında gerçekleşen nükleer felaket, Çernobil’den sonra dünyanın en büyük nükleer faciası olarak anılırken, yaydığı radyasyon, üstünden 9 yıl geçmesine rağmen artarak dünyaya dağılmaya devam ediyor.
Şimdi Fukuşima dendiğinde aklıma bir şey daha gelecek. Tokyo’ya gelen bir bıçak ustasından aldığı bıçakla torununa, portakalın içinde gizlenmiş yararlı özütleri sunmayı umut eden Yoşiro’nun sözlerini: Ey portakalın buruş kırış yüzü; ey, daha da içeride dışarıya tek damla sıvı bırakmayan zar! Bu kat kat zarlar yüzünden benim sevgili torunum meyve suyunun tadına varamıyor!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Tanzimat’la birlikte edebiyat dünyamıza giren roman ve hikâye, geçen zaman içerisinde edebiyatın merkezi haline gelmiş, yazarlar bu iki yeni türün örneklerini ardı ardına vererek oluşmaya başlayan modern Türk edebiyatının temelini inşa etmişlerdir. Özelikle romanlar, edebî dönemlerin ayrılmasında etkin rol oynamıştır.

Çocukların okumayı söküp kendi kendilerine kitap okumaya başladıkları dönem oldukça önemli ve sevimlidir. Bir şeyleri başarmış olmanın verdiği haz bir tarafa çocuğun o yaşlarda okuduğunu anlayıp sevmesi, kitapla kuracağı bağı güçlendiren bir şeydir. 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı karşıladığımız bu güzel nisan ayında üç güzel kitapla selamlayalım çocukları.

Geride bıraktığımız yıl boyunca tecrübe ettiklerimiz neredeyse bir distopyayı andırsa da post apokaliptik / distopik hikâyelere duyduğumuz ilgi hâlâ canlılığını koruyor. Bu tür aşırı koşulların, insan doğasının gizli kalmış bazı yanlarını ortaya çıkarmasıyla güçlü hikâyeler doğurmaya yatkın olduğuna kuşku yok.

Kötü adamlar vardır; geçmişte de varlardı, gelecekte de var olacaklardır. Suç edebiyatı zeki dedektifler ve cefakâr polisler kadar, ilhamını hayattan alan ya da tamamen kurgudan ibaret olan kötü adamların omuzları üzerinde yükseliyor. Hayatının çeşitli evrelerinde büründüğü sahte kimlikleri ve ad - soyadları bir kenara bırakırsak, bu emektarlardan biri de Dimitrios Makropoulos.

 

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.