Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Doğanın Dili



Toplam oy: 1484
Henry David Thoreau
Notos Kitap

Kır havası almak için kentten kaçtığım zaman, adeta başka bir insana dönüşüyorum. Hepimiz için öyle değil midir? Gün bitmek bilmez; günlerin ne kadar uzun olduğuna şaşarak uzayıp giden zamanın tadını çıkarırız. Doğanın dilini keşfetmeye başlarız. Gerçekten, insan ne de olsa doğanın bir ürünüdür ve oraya döndüğü zaman çok sürmez, o eski dilin uğultusunu yeniden duymaya başlar içinde. O uğultu sizi sürekli kendine çağırır; her esinti bir davettir ve insan bu davete uymak için ince bir sızı hisseder göğsünde. Ne yazık ki bir sızıdır bu, evet. Ne de olsa hız kültürüne tutsak edilmiştir insan.

Jack London, Vahşetin Çağrısı adlı kısa romanında doğanın davetine sonunda boyun eğen, “uygar” dünyayı bırakarak oraya, yabanıl yaşama geri dönen o sevimli köpeği ne güzel anlatır. O dil, ilk duyduğunda garipsediği, fakat çok eskilerden, çok uzaklardan anımsadığı o tuhaf dil acaba kime aittir? İnsanın diline benzememektedir, bir uğultu, bir çınlamadır daha çok ama ona, sanki kendinden, kendi içindeki bir yerlerden geliyormuş hissini vermektedir. Ve sonunda her şeyi, tüm uygarlığı geride bırakarak oraya, ait olduğu yabanıl dünyaya döner.

Notos, Amerikan transandantalizminin öncülerinden Henry David Thoreau’nun ünlü Walden yapıtındaki denemelerden bir seçki yayınladı: Nerede ve Ne İçin Yaşadım... Bu duyarlı doğa filozofu, Walden gölü kıyısındaki yabanıl doğada geçirdiği iki yılın ruhsal, düşünsel dökümünü yapmış denemelerinde. O yılların Amerikan kentsoyluları tarafından bir çılgınlık olarak nitelenen bu deneyim kuşkusuz, bir arayışa işaret ediyor. Ruhsal dinginlik arayışı. İnsanın kendi öz yaratıcısına, doğaya dönüşü...

Thoreau, bu başkaldırının verimini not ediyor; denemeler, kır havasının gerekleri ile birlikte her türden doğa keşfinin ipuçlarını barındırıyor:
   
Kış gecelerinde, çoğu kez gündüzlerinde de işittiğim ses, uzaklarda bir yerlerde öten yalnız baykuşun üzgün ama ahenkli ezgisiydi. Öyle bir melodiydi ki, sanki uygun bir mızrapla çalınsa, donmuş toprağı esnetecekti. Bu, Walden Ormanı’nın yerel diliydi. Kuşu hiç görmemiş olsam da seslendirirken ezgisini, çok bildik gelirdi.

Thoreau, daha ilk deneyiminde kavrıyor bunu; doğa, kendine özgü dili konuşuyor. Hiç kuşkunuz olmasın; bugün bizim konuştuğumuz dil, yeryüzünün tüm dilleri bu ilk dilden türemiştir. Onun içinden çıkıp zamanla biçimlenmiş, uğultu, sözcüğe dönüşmüştür. Nasıl düşüncemiz bizim fiziksel varlığımızın bir ürünüyse, elbette dil de öyledir. Dilimizi, doğa öğretmiştir bize. Üstelik en temel duygularımızı da -ki dilimizle ilgili ilk verileri de duygularımız ölçüsünde elde ediyoruz elbette- doğa deneyimimizle biçimlendirmiş olduğumuz açıktır. Thoreau insana özgü duyguları olağanüstü gözlem yeteneği ile anlatıyor “Kış Hayvanları” adlı denemesinde. Sözgelimi tilkinin endişesi, yalnızca sesinden çıkarılıyor:

Bazen, ayın yeri aydınlattığı gecelerde, buz tutmuş kar tabakasının üstünde dolaşarak keklik ya da avlayabilecekleri bir başka hayvan arayan ve orman köpekleri gibi hırıltılı ve delice uluyan tilkileri işitirdim. Sanki bir endişeyi gidermeye ya da bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibilerdi.

Doğal yaşam deneyimi, Thoreau’nun Nerede ve Ne İçin Yaşadım’da da ortaya koyduğu gibi, el değmemiş bilgiler kazandırır insana. Hiçbir yerde bulamayacağı, kimseden dinleyemeyeceği bilgiler. Sözgelimi, bir yaban hayvanından korkmak doğaldır, ama bu hayvanın da korkuları olabileceğini öğrenmek bir bilgidir.

Bir süredir dikkat ediyorum; ayak seslerimizi duyar duymaz ortadan kayboluyor yılanlar. Ege’de olmuştu bu; oturup dinleneceğiniz, konuşup güneşleneceğiniz yeri size terk eder yılan. Bu, bilgidir. Uygar dünyanın temsilcisi olanlar için elbette, deneyimle kazanılabilecek bir bilgi.

Bu nedenle Thoreau’nun bize anlattığı Walden deneyimi hem düşünsel açıdan önemli, hem bir edebiyat metni olarak -ki öyle de okunabilir- tadına doyulmaz güzellikte.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

20. yüzyıl - kaotik bir dönem

 

Ah Özgürlük, ah Özgürlük,

Ah Özgürlük, üzerimde benim!

Köle olmadan önce ben

Mezarıma gömüleceğim,

Ve eve Rabbim’e dönüp özgür olacağım!

 

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.