Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Doğaya duyduğumuz özlem



Toplam oy: 180
Claudio Morandini // Çev. Esma Fethiye Güçlü
Timaş Yayınları
İçine sıkıştığımız duvarların içinde buna benzer kitapları okumak, az da olsa nefes almamızı sağlıyor.

Çağımız insanının zihnine, her şeyden ve herkesten kaçıp doğanın kucağına sığınmak yerleşmiş bir kere. Artan şehirleşme ve beraberinde gelen modern sorunlar, insanlarda, yaşadığı yerlerden kaçıp gitme isteği uyandırıyor ister istemez. Mutlu değiliz yaşadığımız yerlerden, sevmiyoruz her gün gördüğümüz insanları. Ve tüm bu tıkanıklıktan bize geriye kalan tek şey ise, stres…

Bazen bir nefes kadar ihtiyaç duyarız, doğanın rahmine yerleşerek kendimizi yeniden var etmeyi.


Bildiğimiz şeylerden bilmediğimiz yerlere kaçıp gitme arzusu, birey hüviyetini idrak etmiş her insanın aklını kaşındıran bir fikirdir. Her zaman gerçekleşmezse de, her daim kendini hatırlatır. Bu eylemin fikir aşamasında kalmasına sebep olan ise, genellikle korkulardır. Bilinmezliğin korkuları geleceğin kaygılarından daha baskın çıkar çoğu zaman. Bu durum edebiyat için de ciddi bir malzeme; Gılgamış’tan Don Kişot’a, Robinson Crusoe’dan İnce Memed’e her karakterin yüreğinde, bulunduğu yeri terk etme arzusu vardır. Çoğu zaman bu arzu toplumsal bir ihtiyaçla maskelenir ama bu eylemi fiziksel hale sokan asıl neden, zihnin kaşınmasıdır.

Edebiyatın her döneminde bu konu hakkında eserler hep üretildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaçış yeri insanın kendi içi oldu; 80’lerin başında insanlar kendilerine sığmayıp evrene sığınmaya başladılar. Ve yaşadığımız dönemde, kaçış adresi olarak doğa görülüyor. Yapaylığın toplumun her katmanına sızdığı çağımızda doğal olana kaçmak, ihtiyaçtan da öte, bir özleme dönüşmüş durumda. Dolayısıyla, son yıllarda çağdaş dünya edebiyatında doğaya kaçmayı tercih eden karakterlerin işlendiği romanlar da sıklıkla karşımıza çıkıyor. Claudio Morandini’in Kar, Köpek, Ayak isimli romanı da bunlardan biri.

 

 

Peş peşe dizilen üç nokta…



Adelmo Farandola, yalnızlığın güzel yönlerini gençliğinde keşfetmiştir. Ormanlarda, sarp kayalıklarda ve terk edilmiş madenlerde kaçak olarak geçirdiği o zamanları her daim hatırlar. Ve bir gün, sahip olduğu sinir bozucu suskunluğuyla, sağır edici bir sessizliği olan doğaya taşınır. Fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek şeyler dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Tek isteği bu koca ormanda yalnız kalmaktır. Ve öyle de olur. Arada bir ihtiyaçlarını temin etmek için yakın bir köye iner ve işlerini hızlıca hallederek oradan uzaklaşır. Onun yalnızlığa teslimiyeti köydeki insanların elbette dikkatini çeker. Farandola tüm bunların farkındadır ama hiçbiriyle uğraşmaz; onun tek derdi kendi başına kalmaktır. Fakat bir gün, kapısına gelen bir köpek yüzünden hayatı bir anda değişir. Bu düşük çeneli, biraz müstehzi ve çokbilmiş bir köpektir. Aksi ve huysuzun biri olan Farandola, köpeğin beklenmedik gelişiyle birlikte daha da aksileşir...

Kitabın iki sonu var; biri Farandola’nın hikayesinin sonu, diğeri ise yazarın dahil olduğu son. İkinci son, hikayeyi daha net anlamamızı sağlıyor. Ve böylece soru işaretleri de yanıtlanmış oluyor.

Kar, Köpek, Ayak bittiğinde okurun kafasında beliren şey soru işareti değil zaten, peş peşe dizilen üç nokta… İnsanlığın teslim olduğu bir medeniyet biçiminden insanın kopmaya çalışmasının düşünceye bürünmesi… İçine sıkıştığımız duvarların içinde buna benzer kitapları okumak, az da olsa nefes almamızı sağlıyor. Claudio Morandini, gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı Kar, Köpek, Ayak romanında, doğaya duyduğumuz özlemi her satırda belirginleştirerek hüzünlü bir atmosfer sunuyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolgahan Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Büyülü gerçekçilik denince akla ilk gelen yazarlardan olan Dino Buzzati’nin yüz elli altı mikro metinden oluşan Tam O Anda kitabı, geçtiğimiz günlerde Eren Cendey’in harika çevirisiyle yayımlandı.

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.