Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dünya bu kadar korkunç olamaz



Toplam oy: 927
Halil Turhanlı
İletişim Yayıncılık
"Benimki de hayat mı" diye yakınıyorsanız bu kitabı okuyun ve usulca yerinize oturun. Halil Turhanlı, yazılmamış, aksine yaşanmış trajedileri ayağınıza getiriyor.

Merak ile ilgi arasındaki farklar hakkında düşünecek kadar tereddütte kaldığınız oldu mu hiç? Merak asla masumiyetini koruyamazken, ilgi zaten zaaftan kaynaklanan bir terbiyesizlikle koyun koyunadır. Merak doğrudan müdahaleyi daima hak görür, ilgi ise strateji geliştirir. Acaba hangisi yatay, hangisi dikey hareket alanı yaratır kendine?

 

Yanıt kolay gibi: Yatay ve dikey hareket alanı, deşarj sahası yaratan şüphesiz ilgidir; çünkü merak spiraldir ve daireler çizerek iç içe büyüyen kürelerle yol alır. Açarsak, ilgi yönelimle koşuttur; o yüzden iki boyutludur. O ve siz. Merak ise çevre koşulları, bilgi haznesi, tarihsel- sosyal ıvır zıvırla değişkenlik gösterdiğinden hacimsel bir reflekstir.

 

İnsanın başına her şey gelebilir. Bu bir uzay atasözüdür. Cephe oluşturmayan canlının merak ile ilgi arasında cebelleşmesi, heyecanını kontrol aşamasındaki dağınıklığı, konsantrasyon bozukluğu, cephenin zayıflığı ile ilişkilidir. Batıl inanç, semai din aynı kök bitkinin çiçekleridir yani. Kuşkuyu ortadan kaldıramadıkça, ilgi mi/merak mı ayrımını koyamadıkça iş çatallanır.

 

Fenden uzaklaşan canlı, faili meçhul bir gezegenin yeni kurbanı olur. O zaman cin de vardır, zombi de, vudu da, vampir de, melek de. Her şey birbirinin çekirdeğinde kanserojen endişeler, tapınmalar ve akla zarar rivayetler yaratır. Din o yüzden ölümcüldür; ölümden sonrası odaklı olduğundan günah-sevap çatışmalarını spoiler olarak ağzından kaçırırken subliminal mesaj aslında ölüm, ölmeniz gerektiğidir.

 

Düşünelim: “Gitti, bitti, yok, kalmadı, terk etti, ayrıldı, öldü vs.” Bunlardan hangisi hoşnutluk yaratır bizde? Eğer başlangıçta gizli tema sevgi değilse, hiçbirinin mutluluk vermeyeceği aşikardır. Eğer başlangıçtaki gizli tema umursamazlık ise, hiçbiri zerre tesir etmez. Anlaşılan o ki, eylemden önceki gizli tema algımızda değişiklikler yaratır. Eylemden önceki gizli temayı ise ya ilgi ya da merak katsayısı belirleyecektir.

 

Tam bunlarla uğraşırken

 

Cehaletin iktidar yarattığı bir cisimde yaşıyoruz. Evindeki devasa kütüphanenin habersizce görüntülendiği hiçbir devlet adamı tanımıyoruz artık. Duygulara yönelmiş partiler, üstünlük taslayan devletler, ajitasyona prim veren ideolojilerle ırkçılık, cinsiyetçilik arasında milyarlarca üyesi olan bir kabileye hükmetme arzusunu bastırmak için sanatla uğraşıyoruz kimilerimiz. Müzik o yüzden güzel. Resim o yüzden güzel. Şiir o yüzden güzel. Heykel ve mimarinin zaman zaman gitgelleri olmuyor değil: Tapınaklar, büstler bazen hâlâ o kafa karışıklığının tezahürü çünkü. Güce hizmet, güce şükran çünkü.

 

Tam bunlarla uğraşırken ansızın gelen haber tüylerinizi diken diken etmeye yetiyor: Öldürülüp gömüldüğü halde geri gelen birinden söz ediyorlar. Siyahi biri. Bir lanetin geç kalınmış paylaşımı için uzaklaşmamış henüz.

 

Tam bunlarla uğraşırken ansızın gelen diğer haber yüreğinizi ağzınıza getiriyor: Ömrünü çöllerde geçirmeye ant içmiş birinin garip öyküsü.

 

Siz “neler oluyor” derken bambaşka fısıltılar yayılmaya başlıyor birdenbire: “Vudu tanrıları yalnızlığa izin vermiyor/ Dans etmemizi tanrılar istiyor/ antipüritenler, kolonyalistler, şehir oligarkı, gris gris sesleri.”

 

Şimdi durum değişti; merak mı kurtarır bizi, ilgi mi? Acaba son bir şık var mı? Bu kadar ismi ve hayatı önemsemeden mi yaşadık – hatamız bu olabilir mi?

 

Halil Turhanlı, benim çok ama çok ciddiye aldığım biri. İleriki kuşaklar onun zaten var olan kıymetini daha da iyi anlayacaklardır – eminim. Ağırbaşlı meselelere yedirdiği maceraperest üslup, yeni kalemlere sürekli bir örnek teşkil ediyor. Onu okudukça hep bir şeyler öğrendim; kah sığ belleğimden utandım, kah “nasıl bir adam” diye varlığıyla övünç duydum. Tuhaf Günler Peşimizde bir roman, bir kurgu edasıyla başlayıp “yok artık” noktasına doğru gerçeklik kazanıyor; bu denli haylaz bir kitap. Büyüyü, sihri, akıl kaybetme çabalarını, varoluş kavgalarını hiç duymadığınız insanların hayatlarından süzüp ağıt tadındaki şarkılara, şiirlere taşıyor. “Benimki de hayat mı” diye yakınıyorsanız bu kitabı okuyun ve usulca yerinize oturun. Halil Turhanlı, yazılmamış, aksine yaşanmış trajedileri ayağınıza getiriyor.

 

 

 


 

 

*Görsel: Natalie Kate Pangilinan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.