Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Endülüs İçin Bulunmaz Bir Rehber



Toplam oy: 14
Federico Garcia Lorca
Alef Yayınevi

Yıllar önce bir yazımda "Şairin dükkânı yirmi dört saat açıktır" demiştim. "Gördüğü, baktığı, anlattığı, ağırladığı ne olursa olsun, şair gece ve gündüz çalışandır, öyle ki şairin dükkânı yirmi dört saat açıktır" (Yasakmeyve Eylül-Ekim 2005). Böyle bir dükkânı yürütmek ilk işidir şairin, hatta tek işi. Dünyayı, evreni görmek için boynunu üç yüz altmış derece döndürebilmek; üç yüz altmış derece açılabilen kollarla yaşama, sorumluluğa ve acıya kucak açmak zorundadır. Yanan bir dünyada yok saymayı değil, yanmayı seçmek.

Federico Garcia Lorca'nın şiirinden ve yaşam öyküsünden zaten anlaşılıyor ama, 1922 ile 1935 arasında İspanya ve Amerika'nın çeşitli yerlerinde yapmış olduğu "Konuşmalar'a bakılırsa dükkânını yirmi dört saat açık tuttuğu ve üç yüz altmış derece açılabilen kollarının olduğu görülmektedir. Yurt sevgisi ve doğup büyüdüğü kente duyduğu hayranlıkla beslenen bağlılıkla üstlendiği sorumluluklarda ne kadar çalışkan, gayretkeş. Sanat ve kültür adına dertler edinirken ne kadar sahici ve acısında nasıl da samimi. Tüm konuşmalarında, konuları alçakgönüllü bir tavırla ama bilimsel temelden ve estetikten taviz vermeyen bir yaklaşımla sunuyor.

Şiir, tiyatro, resim, müzik, dans, halk şarkıları, ninniler… En çok da yurdu İspanya ve kenti Granada. Lorca’nın kendinden sonra gelen tüm kuşaklarca okunan şiirleri, sürekli oynanan tiyatro eserleri, resim çalışmalarının yanında piyanosuyla eşlik ettiği müzisyenlerle birlikte doldurduğu plakları da var. Şair kısacık ömründe hem nitelik hem de nicelik açısından ancak bir büyük sanatçının yaratabileceği eserler sunmuştur insanlığa.

Ki bu büyük sanatçı "Hakikatin, ekmeğini ocağın başında "bugün, bugün, bugün" diyenin değil, kırlarda günün ilk ışıklarında sakin sakin uzaklara bakabilenin yanında olduğunu biliyorum" diyerek kuruyor gerçekle sanatçının ilişkisini.

Şölenlerin, sanatçının aynı meslekten kişiler ve/veya onu hayatta en az seven insanlarla yemek yenilen toplantılar olduğunu söyleyen Federico Garcia Lorca, insanların sanatçıyı övüp kutlamak yerine, sert sorularını yüzüne sorması gerektiğini belirtiyor. Ona göre sanatçının kolay iltifatla yumuşamış ve bozulmuş ruhunu zorlama ve mücadele olgunlaştırır, sert bir sevgi temelinde. İnsan Lorca'nın bu ifadesine gülümseyerek iç geçiriyor: Hiçbir şey değişmemiş. Zaman ve coğrafya ayrılığı şairlikle, sanatçılıkla, aslında insanla ilgili sorunların aynılığını değiştirmiyor... Soruların ve yanıtların da. Örneğin, Şair şiirden ne zaman nefret eder? Lorca'ya göre, yeni bir güzelliğe ihtiyaç duyduğunda ve çağının şiirsel üretiminden duyduğu sıkıntı içini kapladığında.

Tiyatronun seyircinin fikrini kabul etmek yerine, seyirciye kendi fikrini kabul ettirmesi gerektiğini, bunun için de yazar ve aktörlerin ne pahasına olursa olsun, adalet talep eden ve adil olan, ciddi ve sert öğretmenler gibi davranmalarının şart olduğunu savunan Lorca, bugün yaşasaydı reyting canavarı karşısında bir matador gibi dikilirdi mutlaka. Ölümün ülkesi dediği ve her fırsatta gurur duyduğu İspanya'da, bir delikanlı nasıl boğayla dans ederek ölümle hoşbeş ediyorsa, öyle meydan okurdu bugünkü medyaya. Şüphesiz. Anlaşılan o ki tiyatro her dönemde hep can çekişmiş. İnsan yine gülümsemeden edemiyor Lorca’nın da tiyatronun bir kriz içinde olduğunu söylemesine, ta 1935’te. Ah, tiyatro... hem fiziksel, hem de düşünsel yönden büyük özveriler gerektiren, sadece şimdiye ve havaya kayıt edilebilen, sancılı bir sanat olduğun yetmezmiş gibi, kaderin de ne acılı.

"Ninni bebeğim ninni,
uyusun da bebeğim kırlara gidelim
bir kulübecik yapıp
içine girelim"

Lorca "Ninniler" konuşmasında, yeni doğmuş bebeğe hemen hemen hiç ninni söylenmemesine dikkat çekiyor: Çünkü ninni, ton değişimlerini bilinçle izleyen ve şarkının görüntüyle, öyküyle ya da sembolle dikkati dağılan bir seyirci gerektirir. Ninni söylenen çocuk konuşup hareket etmeye başlamış olur. Ninniler yurdun her bir yanında yoksul kadınların daha çok gerçek hayattan söz ederek ürettikleri, günlük yaşamdan ve özel hayattan da kesitler sunan birer iç döküştür de ayrıca. 

Resim hakkındaki konuşmasında belirttiği ressamlara ve eserlerine başka bir gözle bir kez daha bakmakta fayda var: "Günümüz resminin üç büyük devrimcisini üretmiş olma şerefi biz İspanyollara düşüyor. Var olan bütün ressamların babası, Endülüslü Pablo Picasso; kübizmin teolojisini ve akademisini yaratan adam, Madridli Juan Gris; ve olağan üstü şair ve ressam, Katalanya'nın oğlu Joan Miro. Üçünün de hangi ırktan geldiği belli oluyor. Picasso, dâhi Endülüslü, mucizevi buluşların, en şaşırtıcı sezgilerin adamı."

Endülüs şarkısı cante jondoyu (derin şarkı anlamında) ticari tahribat ve imhadan korumak için 1922'de Lorca ve ünlü besteci Manuel de Falla'nın öncülüğünde düzenlenen bir yarışmada ilk kez sunduğu bir konuşmasında ise şaire göre, aşağıdaki şu üç dizeden daha derinden şiirsel olan başka bir şey yok. Hüzünlü ve soylu bir aşk duygusunu ortaya sermek için...

    "Ölürsem şayet, bak ne isterim senden
örgüleriyle kara saçlarının
bağlarsın ellerimi."
   
    Aynı konuşmasında Endülüs yöresel liriğine örnek verdiği şu dizeler, paylaşılmadan geçmeye izin vermiyor:

    Elbet kapımı çalacaksın
açmayacağım göreceksin
ama ağladığımı duyacaksın

Lorca'nın konuşmalarını okumayan onun Endülüs'e, farklı olana ne denli saygı duyduğunu ve saygı istediğini bilemeyebilir. Birkaç yerde "Biz Endülüslüler" diyen Lorca, İspanya'nın tüm kültür mirasını sahipleniyor. Sadece Endülüslüler’i değil, çingeneleri, yahudileri, herkesi kucaklıyor bilgili ve bilge, cesur Lorca. Bir faşist kurşununa hedef olmasına şaşmamalı... Başka bir kurşun ona değmez, yön değiştirirdi zaten...

Son olarak bir bilmece:
Zaman'dan özgürleşmiş Aşk'ın canlı etteki, canlı buluttaki, canlı denizdeki merkeziyle beş duyuyu birleştiren incecik köprü?

Bu köprü üstünde düşünmeli.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca,  Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.

Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır, sorusunu geçeli çok oldu. Artık bizim için tarih popüler kültür ürünlerinin kullanımına açılmış bir engin alandır.

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Söyleşi

Behçet Çelik: Okuyucuyu hesaba katarak yazmıyorum
Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk.

ŞahaneBirKitap

Consuelo, ona ailesinin verdiği isim: Meksikalı bir kadın, hizmetçilerin hizmetçisi, hiç sesi çıkmayan, durmaksızın acı çeken, katlanan ve dayanan. Connie, onun koleje gidip iki yıl burada okumayı başarmış hali, bir parça da olsa toplumun diplerinden yukarılara uzanmasını sağlayan.

Anket

Okuma kültürünün yaşı olur mu?

Ceren Çıplak sokağa çıktı ve sordu: Yeni türeyen 'gençlik edebiyatı' kategorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce okumanın yaşı olur mu?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun