Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Erteleme Sanatı: Birisi şu alarmı sustursun!..



Toplam oy: 984
John Perry
Sel Yayıncılık
O kadar merakla beklememe rağmen, Erteleme Sanatı'nı ele geçirdikten iki gün sonra okumaya başladım, durum böylesine ciddi yani.

John Perry'nin hatırlattığı üzere hepimiz akıllı hayvanlarız elbette ama buna yeni bir özellik ekledik: Artık her birimiz "erteleyen hayvanız." Mark Twain'in öğüdünü dinleyip bugünün işini yarına değil, mümkünse ertesi güne iteliyoruz. O kadar merakla beklememe rağmen, Erteleme Sanatı'nı ele geçirdikten iki gün sonra okumaya başladım, durum böylesine ciddi yani.

 

Ertelemenin, insanı depresyona soktuğu açık; Perry de bundan mustarip olmuş biri. Yapılması gereken işler yanında yapılmaması gereken bir dolu şeyle uğraşmaya başlayınca, kendisinin bir sistematik erteleyici olduğunu anlamış. Ama paniğe gerek yok, bu neredeyse hepimizde var, zaman zaman harekete geçiyor. Bunu baştan kabullendiğimizde rahatlama olasılığı yüksek. Güçlü suçluluk ve çaresizlik duygularına kapılmak anlamsız. Perry de kitabıyla erteleme yüzünden depresyona girenlere bir felsefi gelişim programı hazırlamış.

 

 

Perry'nin, sistematik erteleme dediği şey olumsuz bir anlam taşımıyor. Sadece bazı işleri, yapılması zorunlu bazı şeylerin önüne koyduruyor. Yani bu tür bir erteleme hiçbir şey yapmamak değil, aksine pek çok işi sırasını değiştirerek yapmak: Listeyi aşağıdan yukarı tırmanarak tamamlamak. Savsaklamanın bir mantığa oturtulması kısacası. Siz buna kendinizi kandırma mı, miskinliği yeni bir forma sokma mı, ne derseniz deyin; ama Perry için eğlenceli bir durum. Yalnız mutlak bir tembelliğe dönüşmüyorsa.

 

Tabii bir de üzerinde çalıştığı işi mükemmel yaptığını sananlar var ki Perry'ye göre bu tür, tehlike çanlarının çalmasına yol açıyor. Çünkü fantezi dünyası devreye giriyor. "Elimdeki işi her zaman harika yaparım," düşüncesi, bu fantezi dünyasının ana besin maddesi. Vitamini de "zaten mükemmel iş çıkarıyorum, ne zaman olsa yaparım."

 

Yapılmayacaklar listesi

 

Mükemmeliyetçilerin pek kullanmadığı, erteleyicilere ise yanına işaret koyarak rahatlama sağlayan listeler de bizde "iş bitirici hissi" uyandırır. Perry'nin önerisi ise bu listeye yapılacaklar kadar yapılmayacakları da yerleştirmek gerektiği. Böylesi bir hareket ritmi yakalamaya yardımcı olabilir pekâlâ. Tabii bunu istiyorsanız. Çünkü herhangi bir ritme kapılmak için öncelikle yataktan kalkmak zorunlu.

 

Perry bunun için "beni işe başlat" tadında müzik parçaları öneriyor. Ancak sonsuz bir müzik listesi yapmaya uğraşmak da yine ertelemeyle sonuçlanabilir. Sekme sekmeyi açar, sayfa sayfayı kovalar ve akşam ya da sabah dev bir yığınla burun burna gelinebilir; bunu yaşayıp gördük, yaşamaya da devam ediyoruz.

 

Perry'nin ertelemenin bizi ittiği bunalım için önerdiği pek çok çözüm var fakat bunlardan en işe yarayanı ertelemeyenlerle işbirliği yapmak. Erteleyen tarafından sinir hastası haline getirilen ertelemeyenler yaraya merhem olabilir. Erteleyen, ertelemeyenin "yabancı" ve "tehditkâr" çalışma şeklini benimseyebilirse. Beraber her ne yapılacaksa mevzu, erteleyenin denetimi dışına çıkacağından ilk anda epey hır gür yaşanabilir. Perry'nin bir başka önerisi ise iki erteleyenin yan yana gelmesi; buradan da bir şeyler çıkabilir. Ama bu birliktelik, "yarın ortadan kaybolabilecek bir işi asla bugün yapmayın" sonucuna da gebe.

 

Tüm bunlar, ertelemenin bir zaaf olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Başkalarını sinir eden bu zaaf Perry'ye göre kimi zamanlarda faydalı. Örneğin büyük planlara karşı kendiliğinden örgütlenmeyi harekete geçiriyor ya da fikir ve enerjiyi akışa bırakarak katı sistemde yapmaya fırsat bulunamayan işlerin üstesinden gelinmesini sağlıyor.

 

Perry, okura göz kırparak erteleyenlerin hayatın tadını çıkardığı imasında da bulunuyor. Ertelemeyi sanatlaştıran da bu galiba. Yazdıklarından "kötü" etkilenip "sanatçı tembel olur" diyerek kendimizi salabiliriz ama Perry'nin niyeti kesinlikle bu değil. Arkadan dolanıp esprili bir dille erteleyenleri silkelemeye uğraşıyor.

 

Bu arada birisi şu alarmı sustursun!.. 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.