Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Geç kalınmış bir başyapıt



Toplam oy: 492
Juan Carlos Onetti // Çev. Suna Kılıç
Alef Yayınevi
Tersane’nin Türkçeye çevrilmesi 2015 yılı edebiyat takviminin en parlak olaylarından birisi. Bu kitap mutlaka okunmalı.

Latin Amerika edebiyatına gösterilen büyük sevgi ve ilgiye rağmen, o edebiyatın en büyük isimlerinden kabul edilen Juan Carlos Onetti, bügüne dek Türkçeye hiç çevrilmemişti. Tersane sayesinde, ilk yayımlanışından yaklaşık yarım asır sonra, nihayet bir Onetti romanı okuma fırsatı bulduk.

 

Çok sayıda kitap, tez çalışması ve makale konusu edilmiş bir yazar hakkında nispeten kısa bir yazı hazırlamak gerçekten sancılı bir süreç. Sadece hayatını anlatmak bile bu yazının sınırlarını aşar. Tersane romanının sonuna eklenmiş “Onetti Üzerine” adlı değerlendirme yazısı, okuyucunun merakını giderecektir. Bu nedenle biz şimdilik kısa bir özetle yetinelim: Juan Carlos Onetti, 1909’da Montevideo’da (Uruguay) dünyaya geldi. Montevideo’da çıkan Marcha dergisinde gazetecilik hayatına başladı. 1974’te Madrid’e sürgüne gidene kadar Montevideo ile Buenos Aires arasında gidip gelerek, gazetecilik, senaryo yazarlığı, kütüphanecilik gibi işler yaparak yaşadı. İlk romanı El Pozo (Kuyu) 1939’da 500 adet basıldığında pek az kimsenin dikkatini çekmişti. 1974’ün başında Uruguay’da bazı meslektaşlarıyla birlikte askeri yönetim tarafından siyasal muhalif olarak tutuklandı ve birkaç ay sonra serbest bırakıldı. Karısıyla birlikte Madrid’e sürgüne gitti. Ülkesine bir daha geri dönmeyen Onetti, yazmaya hiç ara vermedi. Kendisinden sonraki kuşakların büyük usta olarak selamladıkları bu büyük yazar, 1994 yılında İspanya’da öldü. 1980 Cervantes Ödülü sahibi yazar, bugün İspanyolca edebiyatın temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor.

 

Masumiyetin ve umutların tükenişi

 

 

Beş yıl önce vali tarafından şehirden kovulan “ceset toplayıcısı” lakaplı Larsen, Santa Maria’ya geri döner. Seyrelmiş saçları, kucağına düşen göbeği, yüksek tansiyonuyla vaktinden önce yaşlanmış, ama sanki yeniden dirilmiş gibidir. Görenler onun alaycılığı, karikatürvari hareketleri, duruş ve ifadesindeki hafif küçümseyişle beş yıl önceki halini yeniden yaratmaya çalıştığını düşünür. Oysa Larsen’in niyeti Jeremías Petrus AŞ’ye ait tersanenin genel müdürlüğünü üstlenmek, hatta Petrus’un güzel kızı Angélica Inés ile evlenip ihtiyarın mirasına konmak, nehir kenarındaki görkemli malikaneye yerleşmek, zorluklarla, acılarla geçmiş hayatını toparlamaktır.

 

Ne var ki, Santa Maria hayatı toparlamaya zemin olacak bir yer değildir. İhtiyar Petrus, deliliğini aileden miras alan kızı Angélica Inés, işler hâlâ gayet iyi yürüyormuş gibi çalışan idari müdür Gálvez, Gálvez’in tersanenin arka tarafındaki küçük evde yaşayan hamile karısı, teknik müdür Kunz... Hepsi tersanenin cisim bulduğu, tuhaf bir kendini aldatma ruh halinde ama hep bir umut ışığı altında, kendi çöküşlerine doğru gitmektedirler. Larsen de bu çirkin kente dönerek tuzağın içine çekilmiştir. Ancak onu adlandırmaktan acizdir; “sırf o tuzağa düşmek için, sırf o umutsuz, saçma, nihai sığınakta sakinleşip yatışmak için tüm o yolları katettiğini, onca plan yaptığını, gülücükler dağıttığını, kurnaz, sabırlı bir insan numarası yaptığını kabul etmekten aciz”... Hayat önemsedikleri şeyleri beraberinde sürükleyerek ve onlardan uzaklaştırarak uğursuz bir sona doğru ilerler.

 

Tersane (1961), Onetti’nin -La vida breve (Basit bir Hayat, 1950) ile başlayıp Juntacadáveres (Ceset Toplayıcı, 1964) ile sonlanan- Santa Maria üçlemesinin ikinci kitabı. Hikayenin zamanını göz önünde bulundurursak eğer, üçüncü sıraya yerleşmesi gerekiyor ancak sıralama önemsiz; her bir roman kendi içinde diğerlerinden bağımsız bir bütünlüğe sahip. Önemli olan Onetti’nin hayali şehri Santa Maria’sı ve işlediği temalar; siyasi ve ekonomik karmaşa içinde yitip giden umutlar, masumiyetin bitimi, toplumun çözülmesi ve çöküşün kaçınılmazlığı...

 

Siyasi ve toplumsal meselelere değinmesine rağmen, Onetti’nin Tersane’sinde bu meseleler bireylerin hayatları üzerinden görünürlük kazanıyor. Ancak Onetti, romanda anlattıklarıyla, seçtiği temalar ve yarattığı hayali kentle alegori yapmadığını ve siyasi mesaj vermediğini ısrarla söyler. Onun üzerinde durduğu konu insandır ve insana dair karamsar ve acımasızdır. 1941 tarihli Tierra de nadie’nin (Hiç Kimsenin Vatanı) arka kapağına yazdıkları, Santa Maria üçlemesinde ve sonraki romanlarında daha da yoğunlaşacak karamsarlığının habercisi olmalı: “Güney Amerika’nın, genç Amerika’nın en önemli ülkesinde ahlaki bakımdan kaygısız bir insan tipi yükselmektedir, bu insanın yazgısına inancı yoktur, en ufak bir ilgisi de. Bu insan tipini, benzer bir kaygısızlıkla resmeden romancıyı da ayıplamayın.”

 

Tarihsel iyimserlikten ve insanlığın umut dolu bir yazgısı olacağı düşüncesinden radikal bir şekilde ayrılan aşkın duruşuyla Onetti, Uruguay edebiyatında “45 kuşağı” olarak bilinen yazarları etkilemiştir. Gerek tarihi süreç gerek sürecin edebiyata yansıması açısından Uruguay ile Türkiye arasındaki benzerliklerin dikkat çekici ve karşılaştırmalı edebiyat okumaları için verimli bir alan olduğunu söyleyebilirim.

 

Ama bütün bunları bir kenara bırakalım. Benzer hikayeler pek çok yazar tarafından -hem de unutulmayacak eserlerde- anlatılmadı mı zaten? Onetti’yi farklılaştıran, Tersane’yi bir başyapıt olarak selamlamamızı sağlayan asıl etkene bakalım. Yani diline, üslubuna, kurgusuna... “Bir anı, bir durumu anlatırken, kullandığı şaşırtıcı, özgül sıfatlar, anlatılarındaki nesne, kişi ve durumlara hem paradoksal hem de içinde bulundukları evrenle tutarlı nitelikler veriyor.” Öyle ki, “maddi olanın yerini alan ifade veya doğurduğu netice, yazarın kurgu kişilerini soyutlama niyetiyle birleşiyor.” Mesela: “Yastığa neredeyse dikey, yalancıktan dayanmış, beyaz ve vahşi favorilerin çizdiği hatların farkında, onlardan güç alan başın uyuşukluğu, yerini sabırsızlığa bırakmaya başlıyordu.” Ya da: “Sigaralarını eliyle yokladı, hüzünlü ve ödlek bir kokuyla, bir parfüm kalıntısıyla, karşılıklı aynaların sonsuzlaştırdığı -belki yıllar önce yıkılmış, bugün var olduklarına dahi inanmanın güç olduğu- berber salonlarında saçına sürdükleri bayat losyonların kokusuyla kendisini baştan çıkarırcasına saran nemli pardösüyü çıkartacak gücü bulamadı.”

 

Sonuçta, benzersiz anlatısıyla insanı içerden ve dışarıdan kuşatarak bireyden genele ulaşıyor Onetti. Tersane’nin Türkçeye çevrilmesi, 2015 yılı edebiyat takviminin en parlak olaylarından birisi. Bu kitap mutlaka okunmalı.

 

 


 

 

* Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.