Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Geç kalınmış bir başyapıt



Toplam oy: 783
Juan Carlos Onetti // Çev. Suna Kılıç
Alef Yayınevi
Tersane’nin Türkçeye çevrilmesi 2015 yılı edebiyat takviminin en parlak olaylarından birisi. Bu kitap mutlaka okunmalı.

Latin Amerika edebiyatına gösterilen büyük sevgi ve ilgiye rağmen, o edebiyatın en büyük isimlerinden kabul edilen Juan Carlos Onetti, bügüne dek Türkçeye hiç çevrilmemişti. Tersane sayesinde, ilk yayımlanışından yaklaşık yarım asır sonra, nihayet bir Onetti romanı okuma fırsatı bulduk.

 

Çok sayıda kitap, tez çalışması ve makale konusu edilmiş bir yazar hakkında nispeten kısa bir yazı hazırlamak gerçekten sancılı bir süreç. Sadece hayatını anlatmak bile bu yazının sınırlarını aşar. Tersane romanının sonuna eklenmiş “Onetti Üzerine” adlı değerlendirme yazısı, okuyucunun merakını giderecektir. Bu nedenle biz şimdilik kısa bir özetle yetinelim: Juan Carlos Onetti, 1909’da Montevideo’da (Uruguay) dünyaya geldi. Montevideo’da çıkan Marcha dergisinde gazetecilik hayatına başladı. 1974’te Madrid’e sürgüne gidene kadar Montevideo ile Buenos Aires arasında gidip gelerek, gazetecilik, senaryo yazarlığı, kütüphanecilik gibi işler yaparak yaşadı. İlk romanı El Pozo (Kuyu) 1939’da 500 adet basıldığında pek az kimsenin dikkatini çekmişti. 1974’ün başında Uruguay’da bazı meslektaşlarıyla birlikte askeri yönetim tarafından siyasal muhalif olarak tutuklandı ve birkaç ay sonra serbest bırakıldı. Karısıyla birlikte Madrid’e sürgüne gitti. Ülkesine bir daha geri dönmeyen Onetti, yazmaya hiç ara vermedi. Kendisinden sonraki kuşakların büyük usta olarak selamladıkları bu büyük yazar, 1994 yılında İspanya’da öldü. 1980 Cervantes Ödülü sahibi yazar, bugün İspanyolca edebiyatın temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor.

 

Masumiyetin ve umutların tükenişi

 

 

Beş yıl önce vali tarafından şehirden kovulan “ceset toplayıcısı” lakaplı Larsen, Santa Maria’ya geri döner. Seyrelmiş saçları, kucağına düşen göbeği, yüksek tansiyonuyla vaktinden önce yaşlanmış, ama sanki yeniden dirilmiş gibidir. Görenler onun alaycılığı, karikatürvari hareketleri, duruş ve ifadesindeki hafif küçümseyişle beş yıl önceki halini yeniden yaratmaya çalıştığını düşünür. Oysa Larsen’in niyeti Jeremías Petrus AŞ’ye ait tersanenin genel müdürlüğünü üstlenmek, hatta Petrus’un güzel kızı Angélica Inés ile evlenip ihtiyarın mirasına konmak, nehir kenarındaki görkemli malikaneye yerleşmek, zorluklarla, acılarla geçmiş hayatını toparlamaktır.

 

Ne var ki, Santa Maria hayatı toparlamaya zemin olacak bir yer değildir. İhtiyar Petrus, deliliğini aileden miras alan kızı Angélica Inés, işler hâlâ gayet iyi yürüyormuş gibi çalışan idari müdür Gálvez, Gálvez’in tersanenin arka tarafındaki küçük evde yaşayan hamile karısı, teknik müdür Kunz... Hepsi tersanenin cisim bulduğu, tuhaf bir kendini aldatma ruh halinde ama hep bir umut ışığı altında, kendi çöküşlerine doğru gitmektedirler. Larsen de bu çirkin kente dönerek tuzağın içine çekilmiştir. Ancak onu adlandırmaktan acizdir; “sırf o tuzağa düşmek için, sırf o umutsuz, saçma, nihai sığınakta sakinleşip yatışmak için tüm o yolları katettiğini, onca plan yaptığını, gülücükler dağıttığını, kurnaz, sabırlı bir insan numarası yaptığını kabul etmekten aciz”... Hayat önemsedikleri şeyleri beraberinde sürükleyerek ve onlardan uzaklaştırarak uğursuz bir sona doğru ilerler.

 

Tersane (1961), Onetti’nin -La vida breve (Basit bir Hayat, 1950) ile başlayıp Juntacadáveres (Ceset Toplayıcı, 1964) ile sonlanan- Santa Maria üçlemesinin ikinci kitabı. Hikayenin zamanını göz önünde bulundurursak eğer, üçüncü sıraya yerleşmesi gerekiyor ancak sıralama önemsiz; her bir roman kendi içinde diğerlerinden bağımsız bir bütünlüğe sahip. Önemli olan Onetti’nin hayali şehri Santa Maria’sı ve işlediği temalar; siyasi ve ekonomik karmaşa içinde yitip giden umutlar, masumiyetin bitimi, toplumun çözülmesi ve çöküşün kaçınılmazlığı...

 

Siyasi ve toplumsal meselelere değinmesine rağmen, Onetti’nin Tersane’sinde bu meseleler bireylerin hayatları üzerinden görünürlük kazanıyor. Ancak Onetti, romanda anlattıklarıyla, seçtiği temalar ve yarattığı hayali kentle alegori yapmadığını ve siyasi mesaj vermediğini ısrarla söyler. Onun üzerinde durduğu konu insandır ve insana dair karamsar ve acımasızdır. 1941 tarihli Tierra de nadie’nin (Hiç Kimsenin Vatanı) arka kapağına yazdıkları, Santa Maria üçlemesinde ve sonraki romanlarında daha da yoğunlaşacak karamsarlığının habercisi olmalı: “Güney Amerika’nın, genç Amerika’nın en önemli ülkesinde ahlaki bakımdan kaygısız bir insan tipi yükselmektedir, bu insanın yazgısına inancı yoktur, en ufak bir ilgisi de. Bu insan tipini, benzer bir kaygısızlıkla resmeden romancıyı da ayıplamayın.”

 

Tarihsel iyimserlikten ve insanlığın umut dolu bir yazgısı olacağı düşüncesinden radikal bir şekilde ayrılan aşkın duruşuyla Onetti, Uruguay edebiyatında “45 kuşağı” olarak bilinen yazarları etkilemiştir. Gerek tarihi süreç gerek sürecin edebiyata yansıması açısından Uruguay ile Türkiye arasındaki benzerliklerin dikkat çekici ve karşılaştırmalı edebiyat okumaları için verimli bir alan olduğunu söyleyebilirim.

 

Ama bütün bunları bir kenara bırakalım. Benzer hikayeler pek çok yazar tarafından -hem de unutulmayacak eserlerde- anlatılmadı mı zaten? Onetti’yi farklılaştıran, Tersane’yi bir başyapıt olarak selamlamamızı sağlayan asıl etkene bakalım. Yani diline, üslubuna, kurgusuna... “Bir anı, bir durumu anlatırken, kullandığı şaşırtıcı, özgül sıfatlar, anlatılarındaki nesne, kişi ve durumlara hem paradoksal hem de içinde bulundukları evrenle tutarlı nitelikler veriyor.” Öyle ki, “maddi olanın yerini alan ifade veya doğurduğu netice, yazarın kurgu kişilerini soyutlama niyetiyle birleşiyor.” Mesela: “Yastığa neredeyse dikey, yalancıktan dayanmış, beyaz ve vahşi favorilerin çizdiği hatların farkında, onlardan güç alan başın uyuşukluğu, yerini sabırsızlığa bırakmaya başlıyordu.” Ya da: “Sigaralarını eliyle yokladı, hüzünlü ve ödlek bir kokuyla, bir parfüm kalıntısıyla, karşılıklı aynaların sonsuzlaştırdığı -belki yıllar önce yıkılmış, bugün var olduklarına dahi inanmanın güç olduğu- berber salonlarında saçına sürdükleri bayat losyonların kokusuyla kendisini baştan çıkarırcasına saran nemli pardösüyü çıkartacak gücü bulamadı.”

 

Sonuçta, benzersiz anlatısıyla insanı içerden ve dışarıdan kuşatarak bireyden genele ulaşıyor Onetti. Tersane’nin Türkçeye çevrilmesi, 2015 yılı edebiyat takviminin en parlak olaylarından birisi. Bu kitap mutlaka okunmalı.

 

 


 

 

* Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.