Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Geçmişin hayaletleri



Toplam oy: 467
Michel Laub // Çev. Canberk Koçak
Kafka
Hiç beklemediğimiz anda karşımıza çıkan geçmişin hayaletleri, neyle karşılaşacağımızı çok iyi bildiğimiz ancak açmaya korktuğumuz kapının ardına itiyor bizi.

Herkesin bildiği bir kabusu anlatmanın birden çok yolu var; Holocaust üzerine yazılmış yüzlerce kitap, çekilmiş onlarca film ve belgesel de bunun kanıtı. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yıllar geçmiş olması, yaşananların Yahudi toplumu üzerindeki etkisinin geçtiği anlamına gelmiyor elbette ve Michel Laub, Bir Düşüşün Güncesi ile bizlere bunu belki de daha önce bakmadığımız bir pencereden sunuyor.

 

Anlatıcının dedesi; Auschwitz’den sağ kurtulmayı başarmış ama tüm ailesini ve ruhunu ardında bırakarak zar zor Brezilya’ya ulaşmış bir adam. “Hayatta kalan” olmanın, tüm hayaletleri sonsuza kadar taşıyacağını bilmenin ama yine de umut etmenin canlı örneği. Karaya ayak bastığında içtiği ilk sütten zehirlenmesini bile yıllar sonra bambaşka şekilde anlatacak kadar unutabildiğine inanmak isteyen bir adam. Kitap boyunca gerek günlüğünden birkaç parça okuduğumuz gerekse bir gölge gibi sayfaların arasında dolaşan dede, her ne kadar anlatıcı aksini iddia etse de, Holocaust’un timsali olarak karşımıza çıkıyor.

 

Yaşamadığı anıları sahiplenen babası ise, kendi babasının unutuşuna inat, hatırlamak ve hatırlatmak için yaşıyor. Ta ki oğlu, 13 yaşındayken Yahudi olmayan sınıf arkadaşına yapılan ölümcül bir şakaya katılana kadar. “Kurban” Yahudi algısı, oğlunun nefretle söylediği sözlerle paramparça olan babanın, tıpkı kendi babası gibi susması da bu zamana denk geliyor.
Neredeyse 40 yaşına gelmiş olan anlatıcıyı ise, yaşadığı travmatik olaydan sonra sistemli bir şekilde hayatını mahvederek geçirdiği yılların ardından tekrar ailesine bağlayan yine başka bir travma oluyor. Unutmayan babanın Alzheimer yüzünden bambaşka bir insana dönüşmesi ve ne çiğ bir şakadır ki bu hastalığın Alman bir psikiyatr tarafından keşfedilmiş olması. Yazarın anlatısına böylesi ayrıntılar serpiştirmesi, olayların ve kelimelerin sürekli tekrar etmesi, okuru bir labirentin içine hapsediyor ve karakterlerin sıkışmışlığına ortak ediyor.

 

 

 

Hafıza ve unutuş

 

“İnsan Auschwitz’den sağ çıkmış öz babasından nasıl bu kadar nefret edebilir?” sorusu, gerçekten de anlatının mihenk taşı. 20. yüzyılın en büyük trajedisinden sağ kurtulmanın bedelinin kuşaklarca sürebileceğini nasıl da görmezden geldiğimizi hatırlatırken, oldukça “acımasız” Michel Laub. Unutmanın da en az hatırlamak kadar ağır bedelleri olduğunu ve nefret beslemenin her kalbe aynı zehri saldığını yüzümüze çarpıyor.

 

João’nun düşüşü, Auschwitz ve Alzheimer üzerinden, insanı hayattan koparan suçluluk hissini, hafıza ve unutuşu işlerken metni kısa parçalara bölerek okura nefes almak için küçük molalara imkan veriyor. Çünkü bizim kolayca kanıksadığımız dehşet, ne acı ki hâlâ insanların ruhlarını kemiriyor.

 

Bu kitabı “benzerlerinden” ayıran önemli noktalardan ilki, Auschwitz’in anlatıcının hayatında doğrudan izlerinin bulunmaması. Her ne kadar günlüklerden alınmış notlarla bu atmosfer bozulsa da, sonuç olarak bir yaşamöyküsü değil. Diğeri ise, karakterlerin trajik kurbanlardan ziyade, içlerinde yaşattıkları katıksız öfkeyi her fırsatta dışa vuran kişiler olarak gösterilmeleri. Şimdiye kadar okuduğumuz çoğu eserden oldukça farklı bir çerçeve çıkıyor karşımıza.

 

Hiç beklemediğimiz anda karşımıza çıkan geçmişin hayaletleri, neyle karşılaşacağımızı çok iyi bildiğimiz ancak açmaya korktuğumuz kapının ardına itiyor bizi. Gerçeklikten kaçıp “olması gereken dünya”ya inanmak istiyoruz. Belki de bizim de ihtiyacımız, her şeyden uzaklaşabileceğimiz bir odadan fazlası değil.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.