Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Gitanjali: Yakarışlar



Toplam oy: 987
Rabindranath Tagore
Kırmızı Yayınları

Neydi acaba onu bu engin gizeme gece yarısı ormandaki bir tomurcuk gibi açtıran kuvvet?

Coşku, tutku, sevgi, bilgi... Yaşamak için seçtiği kelimeleri. Öykücü, romancı, oyun yazarı, üç bin dolaylarında şarkı sözü yazarı ve beste sahibi bir müzisyen. Ömrünün son demlerinde yapmaya başladığı resimleriyle ülkesinde ve New York, Paris, Moskova, Berlin, Münih, Birmingham gibi kentlerde sergiler açmış bir ressam. Bengal dilinin değerli taşı, Hindistan’ın ulusal hazinesi. Çağdaş dünya edebiyatının önemli ismi Rabindranath Tagore. 6 Mayıs 1861’de Kalküta’da doğar. Varlıklı bir Brahman’ın 14. çocuğu olarak.  Hem geleneksel hem de yenilikçi bir ailenin ferdi olması onun edebiyat, resim, müzik, mistisizm, din, felsefe gibi alanlarda çok yönlü yetişmesine fırsat verir. Özellikle edebiyatla çocuk yaşlarda ilgilenmeye başlar ve ilk şiirini yedi yaşında yazar. 1878’de hukuk öğrenimi için İngiltere’ye gider, vazgeçer, geri döner. Sadece yazmak, yaratmak, üretmek, düşünmek, hissetmek, kendine gelmek, öğrenmek, kendini bilmek ve Tanrı’yı aramak için. Tanrı, doğa ve insana inanmak için... İlk romanını on dokuz yaşında yazar, oyunları hâlâ oynanmakta ve şarkıları Bengal dilinin konuşulduğu tüm ülkelerde Batı Hindistan’dan Burma’ya ağızdan ağıza dolaşmakta, şarkıları da şiirleri kadar güçlüdür.

“Bendeki şairin kibiri senin görünüşün karşısında solar gider. Ey en yüce şair, ayağının dibine oturmuşum. Yalnızca izin ver, sade ve düzgün kılayım yaşamımı, senin müziğinle dolduracağın bir kaval gibi.”

Bengal dili konuşanlarca yaşamı anlatan tek ermişleri olarak kabul edilen olan Tagore, insanı anlar ve bağışlar. Ondaki kötülüğün varlığını kabul eder. Ona göre kötülüğe meydan okunabilir ve hatta kötülük sevilebilir, başka bir güce dönüştürülebilir. Tüm bunları, olaylar, eşya ve dünya karşısında nasıl bir algı seçeceğimiz, yeryüzünde nasıl bir duruş benimseyeceğimiz belirler. Coşku, tutku, sevgi, bilgi...

Kırmızı Şiir Seri’sinden Aytek Sever çevirisiyle çıkan Gitanjali - Yakarışlar’ın ilk baskısı 1910’da Bengalce yapılmış, 1912’de Tagore tarafından İngilizceye çevrilmiş. Bu baskıda Bengalce aslından alınmış 55 şiire ek olarak sekiz farklı kitaptan alınan şiirler de var. Kitabın önsözündeki William Butler Yeats’e kulak vermekte fayda var. Hem okur hem de Batı’nın savaşmak üzerine kurulu düzeniyle yaşamaya çalışan kişiler olarak. Üç bölümden oluşan “Tagore İçin” adındaki önsözün çevirisi ise Ülkü Tamer’e ait. Hoş bir sürpriz.

Şöyle diyor Yeats ve halimizi ne de güzel özetliyor.

“Şiirlerinin çokluğu yalınlığı geldi aklıma. ‘Bizim işlerimiz o kadar çok ki,’ dedim, ‘özellikle benim ülkemde, sonunda yoruluyoruz, ne kadar çabalasak artık yaratamaz oluyoruz. Yaşamımız sürekli bir savaş olmasaydı, iyiyi kötüyü anlamazdık, bilmezdik; dinleyiciler, okurlar bulamazdık. Çalışma gücümüzün beşte dördünü ya kendimizin ya da başkalarının düşük beğeni düzeyiyle çarpışarak harcıyoruz.’”

Yeats’i, Tagore’un pek çok sözü gibi şu dizeleri de destekliyor.

“Şimdi sessizce, seninle yüz yüze, oturma vaktidir –yaşama adanmışlığın şarkısını söyleyerek, burada, bu öylesine suskun ve kendinden taşan aylaklığın ortasında.”

İnsana ait olanı, tüm zaaf, zayıflık, çirkinlikleriyle birlikte yanıtlar Tagore. İnsani soru ve sorunlar onun eserlerinde çözülüdür, çözülür. Ayrıca yurt sevgisiyle doludur. Gandhi ile yakın arkadaş olan Tagore özgür bir yurt olması için Hindistan’ın İngiliz emperyalizmi boyunduruğundan kurtulması için ılımlı bir tavırla uğraş verir. Onun için özgürlük, zihnin korkusuz, başın dik, bilginin özgür, sözcüklerin hakiki, aklın berrak olduğu, dünyanın kısım kısım ayrılmadığı, çabanın yetkinliğe dönüştüğü ve zihnin senin tarafından sürekli genişleyen düşünce ve eyleme doğru yönlendirildiği yerdir. Ülkesinin böyle bir yer olması için yakarır Gitanjali’de.

“İşte o özgürlük cennetine, Tanrım, sen benim ülkemi uyandır”.

Yeats, Tagore’u Hint uygarlığına benzetiyor.

“Tagore. Hint uygarlığına benzer bir bakıma: o ruhu bulmakla yetinip kendini içtenliğe bırakırken, biz, savaştığımız, para kazandığımız, kafalarımızı politikayla doldurduğumuz gibi, oturur, uzun, tatsız kitaplar yazarız, tek sayfası bile insana yazma isteği vermeyen kitaplar... Tagore, bizim gibi yaşayan çoğunluğun yaşamıyla karşılaştırıyor kendi yaşamını; ama aradaki değişikliğe de saygı gösteriyor. Kendisi için en iyi yolun bu olduğunu söylüyor sade.”

Her gün Tagore okuyan bir gün gelir ateş üstünde ya da su yüzeyinde yürüyebilir. Mümkün.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm.

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.