Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Göl Yazı: Sessizlikten gelip sessizliğe dönen bir parantez



Toplam oy: 254
Enis Batur
Sel Yayıncılık
Bu masum görünüşlü kitap, zengin kurgusuyla, teknik yönleri ve yenilikleriyle çağdaş yazının özel yapıtlarından biri.

Enis Batur’un Göl Yazı’sı bir oturuşta okunabilecek bir metin. Metni bir kereliğine, başından sonuna okuyacak okurun gözüyle, Enis Batur her zamanki misyonunu sürdürüyor bu kitapta: Gözümüzün önünde olduğu, belki defalarca içinden, yakınından geçmemize rağmen farkında olmadığımız mekanları, bu mekanlarda yaşamış, iz bırakmış kişileri, bu kişilerin katkılarını, karşılaşmalarını önümüze getiriyor. İlişkilerin izini sürüyor, bulduklarını bizimle paylaşıyor. Bu sefer odakta Bursa, Apolyont Gölü, buradaki Gölyazı örneğini takip ederek göldeki/göllerdeki adalar ve yarımadalar, tüm çağrışımlarıyla “yeşil” var.


Bu yazıyı okuyanların çoğunluğunun kitabı henüz okumamış olduğu düşüncesiyle, kitapta Enis Batur’un hangi kartları yavaş yavaş açtığını, kitabın iskeletini kuran hatlarda hangi özel isimler ve temalar üzerinde durduğunu özellikle anmıyorum; kartların sırayla açılışını görmek, birbirleriyle iç bağlantılarını kurmak da kitabın meramının en önemli yönlerinden biri. Bunları burada anlatmak kitaba da, yazara da haksızlık olur; bu sıralamayla ve temalarla okurun kendisinin karşılaşması, çapraz, sarmal ilişkiler üzerine düşünmesi, kitapta merkezi yer tutan (ve bu kitaba özgü) kişilerin ve mekanların, Enis Batur’un diğer yapıtlarına damgasını vurmuş temalara (Halil Şerif Paşa, Tanpınar, Hadrianus, tarih boyunca birbirini tekrarlayan yüzler ve davranışlar, örgü, simya) teğet geçmelerini okurun görmesi gerekiyor.


Kitabı, gerçekten, baştan sona okuyup Bursa hakkında bazı şeyleri öğrenmiş, bazı şeyleri ilk defa düşünmüş, kitabın ekinde bahsedilen konuların resimlerini gözünüzle de görmüş olarak kapatabilir ve ikinci kez okumayabilirsiniz (bu senaryoda da, en azından “kimmiş bu Osmanlı paşası?” ve “bu mise(r) porselenleri neymiş?” diyerek bir de kendinizin araştırmanızı beklerim yine de). Oysa metnin başlığında, iki ayrı alt başlığında ve arka kapak yazısında okuru kışkırtan, metne daha dikkatli bakmasını işaret eden birşeyler var: Göl/yazı, çapraz ilişkiler kafesi, katır metin, anti-roman. Kafes, dikey ve yatay örgüleriyle bir yapıdır, birşeyleri çerçevelemek, korumak, hapsetmek için kullanılabilir; katır deyince aklımıza eski zamanların iş hayvanı, inat, sebat, cefakarlık yanında melezlik, “mulatto”luk da gelebilir. Demek ki elimizde Bursa, yeşil ve Apolyont Gölü üzerine bir denemeden daha fazlası var...

 

 

 

Dikey, çapraz, sarmal, yılankavi bağlantılar


Kitabın metni, kısa metinlerden oluşan 10 bölüme ayrılmış; biri hariç her bir bölümün numaralandırılmış on parçası var. Eksik olan sekizinci bölüm, “Kharon,” 6 parçadan oluşuyor. Böylece kitabın kafesinin aslında 10 x 10’luk bir dörtgen üzerinde kurulduğunu, dörtgenin bir satırında 4 parçanın eksik olduğunu görüyoruz – benim gibiler bunu görünce hemen Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun bir parçası eksik 10 x 10’luk karesini hatırlıyor tabii. Kitabın bu eksik noktası, “ölüm”ü “doğum”a bağlıyor.


10 bölüm birbirine yatay bir süreklilikle bağlanıyor: Birinin bittiği yerde sözü diğeri alıyor. Bu akış içinde iç kafiyeler var: Kitabın tam ortasında, 5. bölümü bitirdiğimizde 5:10’un 1:10’la kafiye yaptığını (ve bu kafiye nedeniyle o noktaya kadar okuduğumuz herşeye başka bir bakış açısıyla bakmamız gerektiğini), kitabı bitirdiğinde de 10:10’un 1:10’la tekrar kafiye yaptığını görüyoruz.


10 bölüm birbirleriyle çapraz ilişkiler kuruyor: Konular dönüp daha önce anılan kişilerle iç içe geçiyor, çağrışımlar, bağlantılar, yansımalar, rastlantılar kitap boyunca 10 x 10’luk karede dikey, çapraz, sarmal, yılankavi bağlantılar kuruyor. Kitabın iki yarısına damgasını vuran özel adların hangi karelerde anıldıklarını bir tabloda not eden bir okur, karşısında bir madrigal, bir oda müziği partisyonunda seslerin susması, konuşması, diğer seslerle karışması, tekrar ortaya çıkmasına benzer bir yapı görecektir. Bu yapıya dikkat ettikten sonra, belki de kitabın asıl temasının şu olduğunu düşünebiliriz: kişilerin, rastlantıların, “hayaletsiz tek karış olmayan yeryüzünde” dolaşan hayaletlerin, tüm bunların kolektif zihinde ya da tek bir kişinin zihninde açtığı çağrışımların, ayna içinde aynaların yarattığı “kuralsız labirent”, “iki ucun, Kurmaca ve her ne demekse Hakikat” arasında salınan yazı yaşamı.


Bunu benim söylemem artık haber değeri taşımıyor olabilir ama yine söyleyeceğim, bu masum görünüşlü kitap, zengin kurgusuyla, teknik yönleri ve yenilikleriyle çağdaş yazının özel yapıtlarından biri; sessizlikten gelip sessizliğe dönen bir parantezin içine mücevher gibi işlenmiş müthiş bir çokseslilik örneği.


Hollandacada sevdiğim bir kelime var: “monnikenwerk.” Türkçeye bire bir aktarınca biraz mizahi bir taraf da alıyor: "keşiş-işi", "keşişlik iş"; “keşişleme”yi de hatırlatıyor. Hollandalılar bu kelimeyi çok sabır ve tekrar gerektiren işler için kullanıyorlar – kimi zaman eski sanat eserlerinden bahsederken olumlu bir tonlamayla, ama iş âleminde Türkçede “pösteki saymak” diye anacağımız işler için de. Zamanımızda da kimi keşişler hâlâ kaligrafiyle, tezyinle, ikon boyamakla uğraşsalar da, günümüzde monnikenwerk’in ruhunu yaşatanlar, belki de, pek az kişinin sahiden okuduğu, takdir ettiği bu yapıları kuran yazarlar, sanatçılar, müzisyenler olabilir.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Böcklin, Ölüler Adası, 1880

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.