Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Her şey bundan mı ibaret?



Toplam oy: 638
Neil Gaiman
İthaki Yayınları

 

Neil Gaiman, Yokyer romanının anakarakteri Richard Mayhew’u “Temiz yüzlü,  çocuksu bir genç adamdı; koyu renk, hafif dalgalı saçları ve büyük, ela gözleri vardı,” sözleriyle tasvir etmiş. Roman boyunca gelişecek hemen her olayın merkezinde yer alan Richard’a yakından bakalım.

 

 

Londra’ya gitmek üzere... Menkul kıymetler alanında iş bulmuş. Bir annesi olduğunu öğreniyoruz. Ama bunun üstünde fazla durulmamış. Londra’ya hareket etmesi öncesi arkadaşlarıyla bir birahanede kutlama yapıyor. Fakat, ne bu tip kutlamalardan hoşlanıyor, ne de midesi iyi durumda. Kaldırıma çıkıyor bir fırsatını bulup. Yeni uykudan kalkmış gibi darmadağın bir hali var. Öyle ki sokaktaki yaşlı bir kadın onu da kendisi gibi  evsiz sanıp eline iki peni tutuşturuyor. Richard itiraz ediyor.  Parayı geri alan kadın Richard’ın el falına bakmak istiyor bu sefer de. “...yerinde olsam, kapılara dikkat ederdim,” diyor Richard’a. Yağmur başlarken kahramanımız arkadaşlarının ona hediye ettiği şemsiyeyi kadına veriyor. Yaşlı kadını bir daha görmüyoruz. Richard’ı ise çoktan Londra’ya gitmiş, iş hayatına ve şehre adapte olmuş, kafası kız arkadaşı Jessica’yla meşgul buluyoruz romanın devamında. 


Hayatından detaylar veriyor Gaiman

 

Fal bakan kadının kapılara dair kurduğu cümle açık bir biçimde kritik... Richard da Londra’ya gidip, büyük bir ticari başarıya imza atacakmış izlenimi vermiyor. Yazar, yaşlı kadının varlığıyla onu daha baştan fantastiğin, tekinsizin kıyılarına bırakmış gibi. Gaiman giriş bölümünün ardından paralel kurguya geçmiş. Romanın önemli bir diğer karakteri Door’un, Bay Croub ve Bay Vandemar adlı iki kadim katilden kaçışına tanık oluyoruz.  Kovalamaca geçit ve tünellerle dolu, tuhaf bir yerde geçiyor. Door canını kurtarmak için kaçıyor, Richard’ın daha sonra tilki ve kurda benzeteceği Croub ve Vandemar ise Door’u yakalayıp öldürmek için, kendilerinden bir hayli emin, iz sürüyorlar.  

 

 

Paralelin diğer ucunda Richard’ın hayatından detaylar veriyor Gaiman. Sevgilisi Jessica ile iki yıl önce bir Paris gezisinde tanışmış. Jessica, sanat galerilerine, müzelere, büyük alışveriş merkezlerine gitmeye meraklı. Richard’ı da ardından sürüklüyor. Richard’da işlenebilirse büyük bir potansiyel olduğunu düşünüyor. Ona Başarmak İçin Giyinmek ve Başarılı Erkeklerin Yüz Yirmi Beş Alışkanlığı gibi isimler taşıyan kitaplar hediye ediyor. Kahramanımızın çalışma masasına dizdiği  yaratık figürlerini, trol koleksiyonunu biraz tuhaf buluyor.  Jessica’nın Richard’ın çocuk yanını pek benimseyemediği açık.  Ancak bu durumu kabullenmiş; Richard’ı böyle seviyor da değil. Daha fazla odaklanmasını istiyor. 

 

 

Door’un Croub ve Vandemar’dan kaçışı ile Jessica’nın çok önemsediği bir akşam yemeğine Richard’ı yetiştirmek için verdiği canhıraş çaba eş zamanlı gerçekleşiyor. Richard, kendi dalgınlığı yüzünden çıkan bir çok aksiliğe rağmen Jessica’yla birlikte önemli iş adamı Bay Stockton ile görüşmeye gidiyor, ta ki birden ayaklarının dibinde yaralı bir biçimde yatan Door’u görüncene kadar. Jessica Door’u görmüyor bile. Sonuçta Richard Door’u yerden kaldırıp yaralarını sarmak için evine götürüyor ve Jessica, gözleri dolu dolu bu manzarayı izliyor. 

 

Bu karşılaşma, kırılma noktası

 

Door ve Richard arasında gerçekleşen bu karşılaşma Neil Giman’ın Yokyer romanının bir kaç açıdan kırılma noktası. Öncelikle Jessica ve Richard’ın ilişkisi bu olay neticesinde son buluyor. İkincisi Door, yanında getirdiği düşsel, büyülü dünya ile öyküyü Aşağı Londra adlı farklı, fantastik bir gerçekliğe açıyor. Richard bir yarıktan aşağı düşmüş gibi oluyor. Sevgilisi Jessica ile zaten farklı dünyaların insanları iken bu durum artık bağımsız bir gerçeklik kazanıyor. Aşağı Londra karakter zenginliği, okuru hızla içine alan atmosferi, macera duygusu, olağanüstü kişi ve olayların salt bir tasarım eseri olmanın ötesine geçip, okurda güçlü duygular bırakabiliyor oluşuyla, Gaiman’ın neden fantastik edebiyatın en önemli ustalarından biri olduğuna açıklık kazandırıyor. Aşağı Londra karanlık bir dünya... Cinayetler,  kötülüğün en derinine inebilme eğilimi gösteren en iyiler, savaş yetenekleri katı kurallarla sınırlı ama rakipsiz savaşçılar, güzelliği ile büyüleyip öpücük lütfederken karşılığında ona âşık olanın canını alan periler, dürüst ruhlu serseriler, neredeyse insanlık tarihi kadar uzun bir süredir öldüren profesyonel katiller... 

 

 

 

Neil Gaiman fantastik edebiyatta, pek alışık olmadığımız sayıda okura ulaşıyor. Kurduğu dünyalar korku, gotik, gerilim edebiyatı seven okuru da, salt masalsı, fantastik öykülere tutkun okuru da kolaylıkla bir araya getiriyor. Bunun başlıca nedeni çizdiği karakterlerin asla tek boyutlu olmayışı. Yokyer’in en kötü iki figürü örneğin; Croub ve Vandemar… Evet, her türlü kötülüğü saniyeler içinde, yarattıkları yıkımdan gurur duyarak icra ediyorlar. Fakat kurdukları ikili diyaloglar yüzünden zaman zaman gülümsemenize engel olamıyorsunuz. Ya da Croub’un bin iki yüz senelik, başyapıt bir porselen heykelciğin güzelliği karşısında önce kendisinden geçip büyülenmesi, ancak hemen ardından sırıtıp dişlerini porselene geçirmesi, bu kez de heykelciği yok ederek kendini kaybetmesi Gaiman’ın karakterini sıradan bir kötü figürün bir hayli ötesine geçiriyor. Tüm ailesi katledilmiş Leydi Door’a Aşağıtaraf’ta yardım eden -okurun onu hayal ederken hemen çizmeli kediyi anımsayacağı- Marquis de Carabas başka bir örnek… Romanın başından itibaren güvenilirliğinden en çok şüphe edebileceğiniz Carabas, sadık Gaiman okurunu değil belki, ama geriye kalan okuru göze alabilecekleriyle şaşırtıyor. 

 

 

Yokyer, BBC için kaleme alınmış

 

 

Bir de çok kısa sahne alan ama yazarın unutmamızı istemediği tali karakterler var. Bir tanesi romanın giriş bölümünde Richard’a el falı bakıp kaybolan yaşlı kadın. Diğeri, Aşağı Londra’da Richard’a kısa bir süre rehberlik eden, ailesinden gördüğü eziyet yüzünden Aşağıtaraf’a düşmüş Anaesthesia… Geçilmesi son derece tehlikeli bir köprüden geçerken kızı karanlık alıyor. Ama Gaiman, Anaesthesia’yı unutmamızı istememiş; kızın kolyesinden düşen boncuklardan birini Richard’ın cebine koymasını ve zaman zaman Anaesthesia’yı hatırlamasını sağlamış. Önce canını almak isteyen fakat sonra gülümseyerek Richard’ı uğurlamaya gelen Lamia başka bir örnek… Bu küçük detaylar Yokyer’le kurulan dünyanın renklerini çoğaltıyor, yazarın ışık-gölge oyunlarını daha derinlikli hale getiriyor. Hatta şunu söylemek çok ileri gitmek olur mu bilmiyorum ama, yan karakterlerdeki zenginliğin neredeyse gölgesinde kalıyor ve daha tahmin edilebilir duruyor Richard Mayhew. 

 

 

Yokyer aslında Gaiman’ın BBC 2 için kaleme aldığı kült bir dizi imiş başta. Yazar Londra’daki evsizleri eksen alan diziyi sonradan romanlaştırmış. Bu detaydan haberdar olunca Door’un babası Lord Portico’nun şu sözleri daha anlamlı oluyor: “… iki şehir (Aşağı ve Yukarı Londra) çok yakın olmalıydı, ama şimdiye dek bu gerçekleşmedi; üstümüzdeki malikler ile aşağıda ve arada, yarıklarda yaşayan biz mülksüzler. (….) Aşağıtaraf’ta ikamet eden bizlerin belini büken şeyin dar kafalı hizipçiliğimiz olduğunu düşünüyorum. Baronluk ve beylik sistemi hem bölücü hem aptalcadır. (…) Bu bir tek benim fikrim değil. Her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyenler var. Durumun daha da kötüleşmesini isteyenler var.”

 

 

Yokyer Neil Gaiman’ın ilk romanı ve belki en iyi çalışması değil. Kimi kitapları hangi hızda okursanız okuyun, karakterler öyle incelikle işlenmişlerdir ki yazar sizin önünüze geçer ve siz karakteri durdurup üzerine büyüteç tutmaya çalıştıkça o titreşmeye devam eder. Gözünüzü ne kadar kısarsanız kısın, ardını göremezseniz sözcüklerin. Yokyer’de titreşmeyi sürdürecek ve gözünüzü bir süre yorabilecek karakterler var. Ve küçük bir not daha… Romanın başlığı olan “yokyer” kapak dışında bir yerde çıkmıyor karşımıza. Kurduğu iki dünya Aşağı ve Yukarı Londra iken, Gaiman Yokyer’le başkaca bir şey kastetmiş olabilir mi? Richard’ın iş arkadaşı Gary’e sorduğu bir soruyla karşılayalım bunu: “İş. Ev. Birahane. Kızlarla tanışmak. Şehirde yaşamak. Hayat. Her şey bundan mı ibaret?”

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstisna ve Kayboluyorsun romanlarıyla tanıdığımız Christian Jungersen, kariyerinin ilk romanı Çalılık’ta, yaşlı bir adamın inançlarına ve hayatında yaptığı seçimlere dair nefes kesici bir hikaye anlatıyor... Çalılık, iki erkek –Paul ve Eduard– arasında yaklaşık 70 yıl boyunca süren karmaşık ama yoğun bir ilişki etrafında kurgulanmış.

Sinema meraklıları hatırlayacaktır; 1984’te Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan, yönetmenliğini Wim Wenders’ın üstlendiği Paris, Texas filminin esin kaynağı, Sam Shepard’ın kaleme aldığı Motel Günlükleri’ydi.

Kütüphaneler ve okur-yazarlık üzerine düşünen, dört yıl boyunca Borges’e kitaplar okuyan, Ahmet Hamdi Tanpınar hayranı Alberto Manguel’i hepimiz biliyoruz; hatta bu ismi, 2015 yılında bir söyleşi için geldiği Boğaziçi Üniversitesi’nde dinleme şansı bile bulmuştuk.

1963 doğumlu İsviçreli yazar Peter Stamm, çağdaş Almanca edebiyatın başarılı isimlerinden. Romanları, tiyatro eserleri, radyo oyunları ile tanınıyor, pek çok ödülü var. Muhasebecilik ile başlayan hayatının yönünü –bir süre psikiyatri çalıştıktan sonra– edebiyata ve gazeteciliğe çevirmiş; edebiyatıyla günümüz meselelerini, insan ruhunun bugünlerde yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor.

19. ve 20. yüzyıl başında yazılmış Türkçe klasik eserlerin Latin harflerine aktarılarak yayımlanması son zamanlarda hız kazanarak devam ediyor. Birçok yayınevi klasikleri gündeme taşımaya başladı. Bu eserlerin bugünün okuru için nasıl yayıma hazırlanacağı da yavaş yavaş bir tartışma konusu halini aldı.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.