Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hınzır satirist



Toplam oy: 1464
Stanislaw Lem
Cem Yayınevi
Mükemmel Boşluk sadece edebiyat meraklıları, bilimkurgu hayranları için değil, hatta belki de daha çok, felsefe ve bilim okurları için sürprizler barındırıyor.

Stanislaw Lem'i, 20. yüzyıl Batı “uygarlığı”nın hedef tahtasına yerleştirip ıskaladığı dâhiler listesine yazabiliriz. Bir yandan kendisinin bile farkında olmadığı Yahudi kökeni nedeniyle Nazilerin hedefi olacak, öte yandan 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya'nın Sovyet işgali sırasında “burjuva”lığı nedeniyle Politeknik'te eğitim yapmasına izin verilmeyecektir. 1921-2006 yılları arasında yaşayan bu beyin, bu uygarlığın teknolojik, felsefi, bilimsel temelleri ve gelişiminin en ilginç eleştirmenlerinden birisi olacaktır. Lem'in internet çağını da deneyimlemiş olması büyük bir kazançtır; bu konuda dikkate alınması gereken eleştirileri vardır.

 

Adını anmadan olmaz; kuşkusuz, onu bütün dünyanın tanımasına yol açan romanı, 1961 tarihli Solaris. 41 dile çevrilen, 27 milyon civarında satan, üç defa sinemaya uyarlanan bu roman geçen yüzyılın en önemli bilimkurgularından biri. Mükemmel Boşluk isimli kitabı ise, Lem'in bir satirist olarak zirveye yerleştiği metinlerden oluşuyor. Yine yaratıcı bir fikirle yola çıkan Lem gerçekte varolmayan, kendi kurguladığı kitap ve yazarların eleştirilerinden oluşan bir derleme ile edebiyat, bilim ve felsefe dünyasını, gündelik yaşamı, insanlık tarihini, neredeyse hayatımıza dair her şeyi o sıradışı bakış açısıyla adeta zalimce hicvediyor. İnsan ister istemez hayata bu kadar sıradışı ve derinden bakabilen bir insanın bu gerçekliğe nasıl tahammül edebildiğini sorguluyor. Mükemmel Boşluk'un sıradışı kapsamını, ele aldığı çok farklı uzmanlık konularında söz söyleyebilme kapasitesini anlayabilmek için Lem'in hayatına kısaca göz atmak kaçınılmaz.

 

İstediği halde Politeknik'te eğitim olanağı bulamayan Lem, babasının da yönlendirmesiyle tıp tahsiline karar verir. Stalinist sapkın bilim anlayışının zirvelerinden olan Lisenko dönemidir. Final sınavlarında bile isteye bu doğrultudaki soruları yanıtlamaz ve askeri doktorluk mecburiyetinden kurtulur, bu arada bilimsel bir kuruluşta araştırma asistanı olarak çalışmaya başlamış, bir yandan da kısa hikâyeler yazmaktadır. Nazi dönemini ailecek sahte belgelerle atlatırlar. 1946-1956 yılları arasında Stalinist baskı rejimi içerisinde türlü müdahalelere maruz kalarak bir yandan bilimkurgu öte yandan bilimsel alanda üretimini sürdürür. Üretkenlik patlaması ise Stalinizm sonrası özgürlüğün görece arttığı 1956 yılından itibaren gerçekleşir. 1968'e kadar 17 kitap yazar. Üretimi edebi alanla sınırlı değildir, felsefi metinler de üretir. Odağında özellikle teknolojik ilerlemenin felsefi sonuçları vardır. Sanal gerçeklik, nano teknoloji gibi konular üzerinde o yıllardan itibaren düşünmeye başlar. 1980'den sonra neredeyse tamamen felsefe üzerine yoğunlaşır. Ne yazık ki Türkçede bu ilginç çalışmaları okuma şansına sahip değiliz, şimdilik Mükemmel Boşluk'un hınzır satiristinin birer eskiz görüntüsündeki fırça darbeleriyle ile yetineceğiz.

 

İnci tanesi

 

Her zaman için önce mazruf dememe rağmen, Cem Yayınevi'nin baskısını görünce bu tür önemli eserlerde zarfın da ne kadar kritik bir konu olduğunu düşünmeden edemedim. İki satırlık bir Lem biyografisini bile esirgemişler; insan ister istemez, bir harala gürele içinde “hadi basalım şu kitabı da kurtulalım” mantığı ile hareket edildiğini düşünüyor. Orijinal metin konusunda hiçbir bilgi yok. Yine yasak savma babından bir kapak tasarımı, öylesine bir font ve punto seçimi. Oysa bu eşsiz metinler güzel bir formatta, özenli bir baskı ile basılsa belki de potansiyel okurlarının daha fazla dikkatini celbedecek, bu haliyle ulaşabildiklerinden daha fazlasına ulaşabilecekti. Bir kitapçı vitrininde gördüğünüzde, Lem referansına rağmen “alma beni, dokunma” diyen bir çalışma olmuş.

 

Bu inci tanesi kitap, sadece edebiyat meraklıları, bilimkurgu hayranları için değil, hatta belki de daha çok felsefe ve bilim okurları için sürprizler barındırıyor. Zira Lem'in uydurduğu, sonra da eleştirdiği kurgusal eserler sadece edebiyatla sınırlı değil; tarih, antropoloji, bilim, felsefe neredeyse tüm bir bilim ve kültür alanına yayılıyor.

 

Kitapta yer alan 16 eleştiri içinde herkesin ilgi alanına göre favorileri farklı olacaktır; benim için zirve noktasını fahri eğitmen W. Klopper'ın kaleme aldığı “Hata Olarak Uygarlık” adlı eserin eleştirisi oluşturuyor. Lem şöyle başlıyor: “Bu kitabı... sadece bir Alman kaleme alabilirdi! Sınıflandırmaya olan düşkünlükleri, t harfinin mükemmel çizgisi ve i harfinin noktalarını koyma, sayısız Handbücher'i değerli kılmış, Alman zihnini kırkambarlı bir masaya benzetmiştir. Kitabın içerik sayfalarının eksiksizliğine dikkat eden biri, Yüce İsa'nın Alman kanına sahip olması halinde dünyamızın daha iyi değilse bile daha yüce bir disiplin ve yöntem anlayışına sahip olacağını hemen anlardı.” Sonra devam eder: “Bu büyük eserinde Sadbottham, insan topluluklarının hata, yanlış adımlar, yenilgiler, gaflar, potlar ve falsolar sonucu kültürü yarattığını açıklamıştır. Bir şey yapma niyetiyle hareket ederken, insanlar gerçekte başka bir şey yapmış, olgunun mekanizmasını anlamaya çalışırken onu yanlış yorumlamış, gerçeği ararken yanlışa ulaşmış ve böylece ananeler, gelenekler, inançlar, kutsamalar, gizemler ortaya çıkmış, ihtiyati tedbir ve yasaklamalar, totem ve tabular meydana gelmiştir. (...) Kültür, topalın bastonu, kötürümün kol değneği, felçlinin tekerlekli sandalyesi, zavallı durumumuzun şekilsizliğinin yol açtığı bedenimizin utancı üzerine yerleştirilmiş yamalar sistemi, kültür, çokça hizmet görüp hizmet sunan can yoldaşımız, sadece bir anakronizm olarak ağza alınmalı.”

 

James Joyce'tan Dostoyevski'ye, kitabın son parçası olan (sözde) Profesör Alfred Testa'nın “Yeni Kozmogoni” başlıklı Nobel Ödülü konuşması ile güncel bilim pratiğine kadar hiçbir şey Lem'in keskin zekası ve sivri dilinden kurtulamıyor, her eve lazım.




 


 

 

* Görsel: Can Çetinkaya

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.