Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

HOLLYWOOD’U KAPATTIĞIM GÜN



Toplam oy: 1224
Alev Alatlı
Everest Yayınları

Sabırla yazılmış metinlere bayılırım. Müellifin, kitabını binlerce sayfalık dokümanların içerisinden adeta bir öz gibi damıtmasındaki o kararlı işçilik beni büyüler. Bunlar öyle kitaplardır ki insanda uyandırdığı, estetik beğeni duygusunun çok ötesinde, yazarın giriştiği meşakkatin karşısında adeta ona karşı bir borçlanma hissidir.  Böyle durumlarda o çalışmanın neredeyse size sunulmuş bir hediye olduğunu düşünürsünüz ve aldığınız her hediye gibi bu kitaplar da sizi şaşırtır ve sevindirir.  Alev Alatlı’nın kitabı "Hollywood’u Kapattığım Gün"ün son sayfasını bitirdiğim an içimi böyle bir duygu kapladı. Gerçekten de Alatlı’nın tutkulu bir sabırla yaptığı araştırmalar sonucu yazdığı anlaşılan bu kitabı, usta yazarın okurlarına sürpriz bir armağanı olarak kabul edilebilir. Alatlı’nın bu kitapta ilk kez karşılaştığımız eğlenceli ve ikinci tekil şahsa seslenen yeni üslubu ise sanki bu hediyenin açarken bizi heyecanlandıran neşeli bir paketi gibi olmuş.  

‘Hollywood’u Kapattığım Gün’, aslında bir belgesel kitap. Bizlere yedinci sanatın çıldırarak vahşi bir sanayiye döndüğü  ‘Hollywood’ denen çarkın dişlileri arasında bir gezinti sunuyor.  Amerikalı dediğimiz, gerçekte olmayan bir ulusun inşasında ve pazarlanmasında bu sanatın nasıl kullanıldığından tutun da siyaset mekanizmaları içerisinde sinemanın aldığı yere kadar bize sistemin tüm resmini özenle çiziyor. Alatlı’nın kitabı, asla gizli ve bilinmeyen ilişkileri ortaya dökmek iddiasında bir çalışma değil. Bilakis sermaye, siyaset ve sinema baronları arasında belirli bir amaç adına tam da gözümüzün önünde, ayan beyan cereyan eden ilişkileri bize gösteriyor. Yazar fütursuz bir rahatlıkla kurgulanmış ve gücünü yığınların cahilliğinden alan bu ilişkiler yumağının yalnızca ayak izlerini takip ediyor. Bu bir akıl yürütme değil, bizatihi mevcut durumun teşhiri. Bence kitap gücünü de bu reddedilemezliğinden alıyor. Gerçeğin kurgu ile ikame edilmesiyle oluşturulmuş yeni bir gerçeklik alanında yaşamaya mahkum edilmiş Amerikalı’nın, asıl dünyadan koparılışını ve daimi bir turist haline getirilişini en başından başlayarak tane tane bizlere anlatıyor. Kitabı okurken yazarın,  başkalaştırılış öyküsünü yazdığı Amerikalılar adına samimiyetle üzüldüğünü fark ediyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe okurun da bu üzüntüyü paylaşmaması çok zor.  Çünkü Amerikan halkının ‘Rıza İmalatı’ denilen faaliyetin nasıl da sürgit öznesi haline getirildiğini siz de gayet iyi anlıyorsunuz. Tüm tüketim tercihleri ve sosyal davranışları bir ‘marketing’ aktivitesi ile programlanmış bu garip ‘proje ulusun’ aklının hangi yollarla teslim alındığına hayret ediyorsunuz.  Teddy Bear ‘dan, John Wayne’e, Rambo’dan Süperman’e menşeyi Hollywood olup da dünyalarımıza girmiş olan bir sürü kavramın aslında ne saikle yaratıldıklarını kitaptan öğrenirken dev ve zalim bir düzenin mayasındaki kötülüğe dokunuyorsunuz.

Ellerinde patlamış mısır ile doluştukları karanlık salonlarda hep aynı hikayelerle heyecanlanıp, hep aynı hikayelerle sevinen, üzülen Hollywood sinemasının tüketicilerinin bütün bu filmlerin sonu gelmeyen klişelerine nasıl da isyan etmediğini anlamak mümkün değil. Alev Alatlı kitabı hazırlarken okuduğu yüzlerce senaryonun sonunda, bu klişelerin nasıl her an yeniden üretildiğini somut bir şekilde ortaya koyuyor. Böylece defalarca anlatılan, birbirinin aynı öykülerin sonunda izleyenin korku, sevinç, hüzün ya da aşk gibi insana dair duygularının nasıl sınırlandırıldığını, adeta konserveye sokularak sunileştirildiğini görmek mümkün oluyor.  Siyasetin ve tarihin, sinema yoluyla halkın zihnine, egemenlerin işine geldiği şekilde sokulmasının adeta bir zanaate dönüştüğü görülüyor. Alev Alatlı bu zanaatin başat örneklerinden yaptığı seçkilerle, okuyucusuna ne izlediğine dikkat etmesini öğütlerken, gerçekten söylediği gibi Amerikalılara da çok büyük bir iyilik yapıyor. Aslında belki de sadece onlara değil o sinemadan malul olmuş herkese bu iyiliği yapıyor. 

Bu kitap, okuduğunuz zaman içinizde tutamayacağınız, mutlaka birileri ile konuşmak isteyeceğiniz türden bir kitap.  Sinema gibi eğlenceli bir konuda, mizahi bir üslupla bilgi sahibi oldukça, aslında bir halkın trajedisinin kıyısında dolaştığınızı fark edeceksiniz.

Mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.