Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

HÜMANİST ENTEL SERSERİ; ALTAYİN



Toplam oy: 981
Sam Savage
Özgür Yayınları

Sam Savage aklı bir karış havada bir Türk yazar olsaydı da beni hümanist entel serseri bir fındık faresi kılığına sokup romanımı yazmaya kalksaydı, kitabın adını Altayin koyardı herhalde. Niye? Elbette aslına uygun olsun diye! Çünkü Savage’ın kitabının adı Firmin. E, başkahraman fare de ben olacağıma göre, kitabına benim ismimi çağrıştırmayan, tamamen farklı bir isim koyması yakışık almaz. En azından, benim açımdan hoş olmaz. Çünkü var böyle bir isim; Altay. Nüfus kütüğünde kaydım var. O zaman yapılacak en aklı başında iş, Altay’ı alıp mümkün olduğunca Firmin’e benzetmek.

Hümanist entel serseri Firmin, on üç fare yavrusu doğurmuş bir kadının (dişi farenin yani) dünyaya son intikal eden çocuğu olarak Boston’daki bir kitapçı dükkânının bodrumunda dünyaya geliyor. Ben de doğsam doğsam, İstanbul’un bir kitapçı dükkânının bodrumunda doğardım. Benim annem de, aynı Firmin’inki gibi bira artıklarını didikleyen alkolik bir farecik olurdu o zaman. Ben de alkollü süt emeceğime kâğıt kemirmeye kalkışsaydım; üstelik kemirirken okumayı da sökseydim, en azından, sayfanın yazılı yerlerini kemirirken metnin tadını da almaya başlasaydım; hangi raflarda sürter dururdum, hangi kitaplara eğilim gösterirdim, hangi karton kapakların içine sokardım o uzun burnumu? Tabii ki Savage’ın benden haberi yok, bu kitabı yazacak bir Türk yazar da çıkmaz bu durumda, -çıkarsa intihal olur- öyleyse bu soruyu sadece ve sadece kendime soruyorum şu anda!

O bebecik farecik halimle sarı yapraklarını kemirmeye başladığım ilk kitapta hafif bir yün ve parfüm kokusu alırdım. Şaşırırdım aslında. Kapağına baksam, bu karışık kokuların nereden geldiğini anlayacak küçücük bir ipucu bile bulamazdım. Gözlüklü, hafif dalgalı saçlı, sevimli bir adamın resmi olurdu çünkü kapakta. O adamın, onurun ve ölümün kesiştiği noktada durduğunu anlayamazdım. Kokunun peşine düşüp ilerleyen sayfalardan ufak parçalar koparıp ağzımda eritmeye başladığımda; o tuhaf yün kokusunun da, parfüm kokusunun da Kürk Mantolu Madonna’dan geldiğini anlardım. Sabahattin Ali’nin yarattığı o müthiş karaktere; Raif’e benzetirdim belki kendimi. Kendinin de, kendine âşık olanın da parçalanırcasına savrulmasına neden olan Maria Puder, baştan çıkarıcı, ama sevildikçe kendini yok edecek kadar da aykırı bir karakter aslında. Tutkunun esarete dönüşmesinin, esaretinse var olma nedeni olmasının o tuhaf ikileminde yücelen bir aşkın hikâyesi bu.

Henüz annesinin bira katkılı sütünden yeni kopmuş, belki akciğerleri bile tam olarak gelişmemiş bir fare yavrusu için, yani Altayin için bu koku da, bu aşk da ağır, çok ağır aslında. Karnımı, deponun başka bir bölümünde, başka bir kitap yığınının içinden çekeceğim bir ciltle doyurmalıyım belki de.

İçinde küçük bir prenses yaşadığını sanan -bence yanılmıyor- Tante Rosa’yı çok sevmem, onun bir masal kahramanına benzemesinden ya da kitabın harika çizimlerle bezeli olmasından değil.  Tamam, kemirdiğim sayfaları çok sevdim ama bunun kâğıdın tadıyla da, kitabın masalsı diliyle ya da bir fareyi bile sürükleyip götüren akıcılıyla da ilgisi yok. Sanıyorum Sevgi Soysal adlı yazardan kaynaklanıyor bu. Sevgi Soysal bir yazar değil bence, bir büyücü. Benim gibi bir fareyi bile altüst edebilecek kadar güçlü bir büyücü hem de. Ha, Tante Rosa’nın keman çalan güzel kocasının bir Pazar sabahı öldüğü sayfayı kemirirken gözümden bir damla yaş akmadı mı? Aktı. Depoda sanki biri varmış da, kemanıyla “Viyana Ormanları”nı çalıyormuş gibi geldi bana.

Annem her nasılsa ayılmış, on iki kardeşimi de yanına almış, yan sokakta keşfettiği kanalizasyon kanalının içine taşınmak üzere yola çıkmıştı bile. Yarım ağızla çağırdı beni. Sadece kâğıtla beslenemezsin, dedi. Öleceksin açlıktan… Bu depodan ayrılamazdım. Ayrıca, açlık hissetmeyecek kadar bağlanmıştım kitaplara.

Buharlı bir küheylan icat eden Hezarfen Arif Çelebi’nin maceralarını okumaya başlayınca -evet, kemire kemire okumayı da sökmüştüm artık- annemden ve kardeşlerimden ayrı düşmenin tedirginliğini çok çabuk atlattım. Aslında bu Hezarfen, Sadrazam Megafonlu Mustafa Paşa için bir ses yükseltici huni icat etmiş. Huniyle yetinmeyip, hayallerinin peşinden koşmaya devam etmiş ve sonunda Buharlı Küheylan’ı yaparak tarihe imzasını atmış. Bununla kalsa iyi… Mesela Sünnetçi Sadi, belli bir noktaya uzatılan ele kendiliğinden su döken ibriği keşfetmiş. Korsanlıktan yetişme bir denizci olan Hezarfen Abuzer Ağa ise haritalardan kopya çıkarmayı kolaylaştıran bir alet keşfederek tarihe katkıda bulunmuş. Bu insanlarda ne hayal gücü varmış meğer! Hayal gücünün peşinden gidenler neler yapıyormuş, ne buluşlara imza atıyormuş, dedim, şaşırdım kendi kendime. Bizimkilerse kitap kâğıdıyla yetinmiyor, dengeli beslenelim diye bu depoyu terk edip buldukları ilk kanalizasyonu karıştırmaya gidiyorlar. Fare aklı işte!

Aslımı inkâr edip entelleşmeye mi başladım, diye düşününce biraz moralim bozuldu aslında. Gidip duvarı kemirdim biraz. Bodrumdan çıkıp kitapçı dükkânının mutfağına yöneldim. Ortada bıraktıkları peynirden aldım bir ısırık, reçel kavanozunu devirdim, masanın ayağını kemirdim az biraz; sıkıldım. “Fare Olmanın Dayanılmaz Sıkıcılığı” diye bir kitap yazmayı düşündüm. Ama bu ellerle kalem tutamıyorum henüz. Belki ileride…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Söyleşi

Sanat eleştirmeni Samed Karagöz, gazete ve dergilerde çağdaş sanat hakkında kaleme aldığı yazılarını Kamçatka (Profil Yayınları) adlı kitabında bir araya topladı. Karagöz, sanat üzerine yazarken, eleştirirken sanata karşı gösterdiği tutkulu bağlılığı ve sevgiyi hiç kaybetmeden, okuru için özel bir yol haritası da çiziyor.

ŞahaneBirKitap

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Editörden

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.