Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

HÜMANİST ENTEL SERSERİ; ALTAYİN



Toplam oy: 1136
Sam Savage
Özgür Yayınları

Sam Savage aklı bir karış havada bir Türk yazar olsaydı da beni hümanist entel serseri bir fındık faresi kılığına sokup romanımı yazmaya kalksaydı, kitabın adını Altayin koyardı herhalde. Niye? Elbette aslına uygun olsun diye! Çünkü Savage’ın kitabının adı Firmin. E, başkahraman fare de ben olacağıma göre, kitabına benim ismimi çağrıştırmayan, tamamen farklı bir isim koyması yakışık almaz. En azından, benim açımdan hoş olmaz. Çünkü var böyle bir isim; Altay. Nüfus kütüğünde kaydım var. O zaman yapılacak en aklı başında iş, Altay’ı alıp mümkün olduğunca Firmin’e benzetmek.

Hümanist entel serseri Firmin, on üç fare yavrusu doğurmuş bir kadının (dişi farenin yani) dünyaya son intikal eden çocuğu olarak Boston’daki bir kitapçı dükkânının bodrumunda dünyaya geliyor. Ben de doğsam doğsam, İstanbul’un bir kitapçı dükkânının bodrumunda doğardım. Benim annem de, aynı Firmin’inki gibi bira artıklarını didikleyen alkolik bir farecik olurdu o zaman. Ben de alkollü süt emeceğime kâğıt kemirmeye kalkışsaydım; üstelik kemirirken okumayı da sökseydim, en azından, sayfanın yazılı yerlerini kemirirken metnin tadını da almaya başlasaydım; hangi raflarda sürter dururdum, hangi kitaplara eğilim gösterirdim, hangi karton kapakların içine sokardım o uzun burnumu? Tabii ki Savage’ın benden haberi yok, bu kitabı yazacak bir Türk yazar da çıkmaz bu durumda, -çıkarsa intihal olur- öyleyse bu soruyu sadece ve sadece kendime soruyorum şu anda!

O bebecik farecik halimle sarı yapraklarını kemirmeye başladığım ilk kitapta hafif bir yün ve parfüm kokusu alırdım. Şaşırırdım aslında. Kapağına baksam, bu karışık kokuların nereden geldiğini anlayacak küçücük bir ipucu bile bulamazdım. Gözlüklü, hafif dalgalı saçlı, sevimli bir adamın resmi olurdu çünkü kapakta. O adamın, onurun ve ölümün kesiştiği noktada durduğunu anlayamazdım. Kokunun peşine düşüp ilerleyen sayfalardan ufak parçalar koparıp ağzımda eritmeye başladığımda; o tuhaf yün kokusunun da, parfüm kokusunun da Kürk Mantolu Madonna’dan geldiğini anlardım. Sabahattin Ali’nin yarattığı o müthiş karaktere; Raif’e benzetirdim belki kendimi. Kendinin de, kendine âşık olanın da parçalanırcasına savrulmasına neden olan Maria Puder, baştan çıkarıcı, ama sevildikçe kendini yok edecek kadar da aykırı bir karakter aslında. Tutkunun esarete dönüşmesinin, esaretinse var olma nedeni olmasının o tuhaf ikileminde yücelen bir aşkın hikâyesi bu.

Henüz annesinin bira katkılı sütünden yeni kopmuş, belki akciğerleri bile tam olarak gelişmemiş bir fare yavrusu için, yani Altayin için bu koku da, bu aşk da ağır, çok ağır aslında. Karnımı, deponun başka bir bölümünde, başka bir kitap yığınının içinden çekeceğim bir ciltle doyurmalıyım belki de.

İçinde küçük bir prenses yaşadığını sanan -bence yanılmıyor- Tante Rosa’yı çok sevmem, onun bir masal kahramanına benzemesinden ya da kitabın harika çizimlerle bezeli olmasından değil.  Tamam, kemirdiğim sayfaları çok sevdim ama bunun kâğıdın tadıyla da, kitabın masalsı diliyle ya da bir fareyi bile sürükleyip götüren akıcılıyla da ilgisi yok. Sanıyorum Sevgi Soysal adlı yazardan kaynaklanıyor bu. Sevgi Soysal bir yazar değil bence, bir büyücü. Benim gibi bir fareyi bile altüst edebilecek kadar güçlü bir büyücü hem de. Ha, Tante Rosa’nın keman çalan güzel kocasının bir Pazar sabahı öldüğü sayfayı kemirirken gözümden bir damla yaş akmadı mı? Aktı. Depoda sanki biri varmış da, kemanıyla “Viyana Ormanları”nı çalıyormuş gibi geldi bana.

Annem her nasılsa ayılmış, on iki kardeşimi de yanına almış, yan sokakta keşfettiği kanalizasyon kanalının içine taşınmak üzere yola çıkmıştı bile. Yarım ağızla çağırdı beni. Sadece kâğıtla beslenemezsin, dedi. Öleceksin açlıktan… Bu depodan ayrılamazdım. Ayrıca, açlık hissetmeyecek kadar bağlanmıştım kitaplara.

Buharlı bir küheylan icat eden Hezarfen Arif Çelebi’nin maceralarını okumaya başlayınca -evet, kemire kemire okumayı da sökmüştüm artık- annemden ve kardeşlerimden ayrı düşmenin tedirginliğini çok çabuk atlattım. Aslında bu Hezarfen, Sadrazam Megafonlu Mustafa Paşa için bir ses yükseltici huni icat etmiş. Huniyle yetinmeyip, hayallerinin peşinden koşmaya devam etmiş ve sonunda Buharlı Küheylan’ı yaparak tarihe imzasını atmış. Bununla kalsa iyi… Mesela Sünnetçi Sadi, belli bir noktaya uzatılan ele kendiliğinden su döken ibriği keşfetmiş. Korsanlıktan yetişme bir denizci olan Hezarfen Abuzer Ağa ise haritalardan kopya çıkarmayı kolaylaştıran bir alet keşfederek tarihe katkıda bulunmuş. Bu insanlarda ne hayal gücü varmış meğer! Hayal gücünün peşinden gidenler neler yapıyormuş, ne buluşlara imza atıyormuş, dedim, şaşırdım kendi kendime. Bizimkilerse kitap kâğıdıyla yetinmiyor, dengeli beslenelim diye bu depoyu terk edip buldukları ilk kanalizasyonu karıştırmaya gidiyorlar. Fare aklı işte!

Aslımı inkâr edip entelleşmeye mi başladım, diye düşününce biraz moralim bozuldu aslında. Gidip duvarı kemirdim biraz. Bodrumdan çıkıp kitapçı dükkânının mutfağına yöneldim. Ortada bıraktıkları peynirden aldım bir ısırık, reçel kavanozunu devirdim, masanın ayağını kemirdim az biraz; sıkıldım. “Fare Olmanın Dayanılmaz Sıkıcılığı” diye bir kitap yazmayı düşündüm. Ama bu ellerle kalem tutamıyorum henüz. Belki ileride…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.