Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İhtilal kendi evlatlarını yer...



Toplam oy: 23
Ömer Sami Coşar
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Önemli bir tarihsel kişilik Leon Troçki. Önemi, büyük bir dönüşümün (1917 Ekim Devrimi) aktörlerinden biri olmasından kaynaklanmıyor sadece. Kişisel özellikleri, hayatı, bir yüzyıla (20. yy.) sunduğu katkı göz önünde bulundurulduğunda ‘önem’ nitelemesi de yetersiz kalıyor. Troçki İstanbul’da, Troçki’nin hayatının dökümünü sunmasa da, onu biçimleyen -dışsal, içsel- tüm özelliklerine dokunuyor. Daha doğrusu, Troçki’nin siyasi kimliğinden ve olaylarından yola çıkan söz konusu çalışma, bir bütün olarak onun dönemini, dönemin dünyasını siyasal-sosyal bir panaroma olarak göz önüne serdiğinden, yoruma açık gerçeklere de alan açıyor. Kendisi bir gazeteci olan Ömer Sami Coşar (1919-1984), 1917 Ekim Devrimi’nin yöneticilerinden bir olan, Kızılordu’yu kuran Leon Troçki’nin İstanbul’da yaşadığı yılları (dört buçuk yıl) ve siyasi hayatını mercek altına alıyor.

Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünden sonra parti yönetiminin başına geçen Stalin’in ilk hedeflerinden biri olan Troçki, Stalin tarafından başlatılan tasfiye hareketinin ilk halkasıdır sadece. Ama söz konusu halka dalga dalga büyümekte gecikmeyecek, sonunda ‘herkesi’ içine alacaktır. Troçki’nin ve 1917 Ekim Devrimi’nde başat rol oynamış diğer parti üyelerinin öldürülmesinin ip uçları, biraz geriye gittiğimizde Lenin’in, Stalin’e yönelik çekincelerinde yatmaktadır zaten. Lenin, “Parti içinde kolektif idare sistemine taraftardır. Bu sebeple de partiyi ele geçirme faaliyeti içinde bulunan Stalin’i tasvip etmemektedir.”

Stalin tarafından yok edilen onlarca Bolşevik ve tüm muhalifler karşısında Troçki’nin gücü nedir? Zinovyev, Krilenko, Kamanev, Radek, Rıkov, Buharin gibi eski Parti yöneticilerinin çoğu “Troçkist hükümet kurma teşebbüsü” gerekçesiyle kurşuna dizilmiştir. Bütün bu süreç başlamadan önce, Stalin tarafından 1927’de Alma Ata’ya sürgüne gönderilen Troçki, 1929 yılında ülke dışına çıkarılmasına karar verildiğinde, Sovyetler Birliği Türkiye’den Troçki’yi siyasi mülteci olarak kabul etmesini talep edecektir. Bu talep de Türkiye tarafından kabul edilecektir. 12 Şubat 1929’da Türkiye’ye gelen Troçki, 17 Temmuz 1933 tarihine kadar İstanbul’da yaşayacaktır.

İhtilal kendi evlatlarını yer...

Ömer Sami Coşar, Troçki’yi büyüteç tuttuğu çalışmasında, tarihsel arka planda etkili olabilecek neden-sonuç ilişkilerine -çok derinlemesine olmasa da- bakmayı ihmal etmemiş. Coşar’ın dile getirdiği her bir durum, okuyucunun sorgulayıcı düşünce mekanizmasına etki eden belgesel olaylardan ve yaşanmışlıklardan beslendiğinden, bir devrin realitesini derinlikli görmek,  –yine belgelenmiş- izlerini takip etmek için bir başlangıç sadece. Zira yoğunluğu hayli derin, trajik bir durumla karşı karşıya olunduğunu söylemekte yarar var. Alman oyun yazarı Karl Georg Büchner’in (1813-1837) Danton’un Ölümü, ve Fransız Devrimi konusunda elli yıl sonra yazdıklarında Danton’a söylettirdiği gibi “ihtilal seturn gibidir, kendi evlatlarını yer.” Troçki’nin 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 yıllarında İstanbul’da bulunduğu yıllar Cumhuriyet’in ilk dönemlerine rastlar. Atatürk hayattadır. Kurtuluş Savaşı’nda, Atatürk’e destek veren Troçki’ye, İstanbul’da bütün olanaklar sunulmuş ve Troçki Büyükada’ya yerleştirilmiştir. Aslında Troçki’ye bir ‘vefa borcu’ da ödenmektedir diyebiliriz. Troçki İstanbul’da bulunduğu dört buçuk yıl süresince ne yapar? Nasıl bir yaşam sürdürür? Başta Almanya olmak üzere, Avrupa ülkelerinden birine siyasi mülteci olma isteği nasıl, niye geri çevrilir? Troçki neden korkmakta ve koruma önlemlerini nasıl oluşturmaktadır? Sorulardan da anlaşılacağı gibi Türkiye’de belli bir süre için yaşamak zorunda bırakılan Troçki, aslında Stalin yönetimine karşı korunmanın yanı sıra, Sovyetler’e tekrar dönerek kendi tezlerini (tüm dünyada devrim) hayata geçirme derdindedir. Amerika, Fransa, Almanya gibi tüm dünyadan Troçkistlerle bağlantı halindedir. Bu arada, Büyükada’da da uluslararası trafik bir hayli yoğundur. Dolayısıyla, ajanlar da cirit atmaktadır dört bir yanda. “İranlı bir tüccardı bu! Adı da ‘Sultan Zade.’ Bu hüviyet altında ve İran pasaportu ile İstanbul’da dolaşıyordu. Türkiye vizesini Moskova büyükelçiliğimizden almış olan bu adamın asıl adı Yakov Blumkin idi. Sovyet casusluk teşkilatının bütün Ortadoğu bölgesindeki şebekesini kurmakla görevlendirilmiş en gözde ajanlardan biriydi. 1918 yılının Temmuz ayında Moskova’da Alman Büyükelçisi Kont Mirbah’ı tabanca ile öldüren ve el bombaları savurarak kaçan iki ihtilalci gençten biri buydu. O günlerde Almanlarla yapılmış olan barış anlaşmasını tasvit etmemiş, harbi tekrar başlatabilmek emeliyle bu suikasti tartip etmişti. Yakalanmış, Troçki tarafından sorgusu bizzat yapılmıştı. Sovyet Rusya’nın iki numaralı adam Blumkin’den istifade edilebileceğini düşünerek, onu affediyor, mukabil casusluk teşkilatı içinde en tehlikeli görevleri üzerine alması şartı ile tekrar ona görev veriyordu. Yakov Blumkin, Troçki-Stalin kavgasına katılacak vakit bulamamış, devamlı dış misyonlarda çalışmıştı. Bilhassa Moğolistan’daki faaliyet ile GPU içinde büyük şöhret kazanmıştı. Fakat aradan on yıl geçmesine rağmen Troçki’ye beslediği minnet hisleri azalmamıştı.”

İntihar eden Zina
Troçki’yle ilişkide olanların kaçınılmaz biçimde kurşuna dizilmesiyle son bulan hayatları, söz konusu şiddetli kavgada normal bir sonuç olarak gözükse de, Troçki’yle ilişkide olmadığı halde sonu infazla biten eski, yönetici konumdaki Bolşevik de oldukça fazladır. Anlatılanları takip ettiğimizde, artık, “devirim kendi evlatlarını yer” saptaması yetersiz kalacaktır. Başka bir hummalı, hastalıklı durum ağır basmaktadır. Bütün bunlara nasıl bir örgütlenme, düşünce hatasının neden olduğuyla ilgili cevap ve çözümlemeleri, siyaset bilimcilere, tarihçilere, biraz sosyologlara, tabii en çok da Marksistlere bırakmak gerekecek. Ancak, tüm bu karmaşa içinde kitapta da kendini hissettiren ‘insan’ Troçki için bir iki söz söyleyebiliriz. Yazarın gözlemleri ve bilgileri Troçki’nin yaşadığı trajedilerin altını çizer niteliktedir. İlk eşinden olan, bir erkek iki kızının sonu da tıpkı kendi sonu gibi trajiktir. İki kızından birinin veremden ölmesi, oğlunun Stalin tarafından öldürülmesi, diğer kızının da intihar etmesi Troçki’ye bakışımızı boyutlandırır; “6 Ocak: Troçki ciddi bir rahatsızlık geçirdi. Yemek dahi yemedi. Midesinde sancılar olduğu söyleniyor. Fakat doktor çağrılmadı. 7,8, 9, 10, 11 Ocak günleri hiçbir yere çıkmadı. Ancak balığa da gitmiyor. Köşke kapandı. 12 Ocak: Troçki bugün köşkün civarında kısa bir gezinti yaptı. Son derece müteessir ve düşünceliydi. Nihayet köşke kapanmasının ve teessürünün sebebi anlaşılıyordu. Berlin’e tedaviye göndermiş olduğu kızı Zina, odasına kapanarak gaz ocağını açmış, intihar etmişti. Troçki’yi yıkan da buydu. Polisler, beş gün kapandığı odasından çıktığı zaman saçlarını birden kırlaşmış görüyorlardı. Hayret etmişlerdi bu ani değişikliğe. Troçki, Moskova’ya parti merkez komitesi üyelerine bir mektup yolluyor, kızının intiharından Stalin’i sorumlu tutuyordu. Ona göre, Stalin kendisini ve evlatlarını vatandaşlıktan çıkararak bu intiharı hazırlamıştı. Sibirya’da sürgünde bulunan eşinden hiçbir haber alamaması, bir evladının Stalin’in elinde kalması, Almanya’da Yahudilere karşı başlayan baskı... Bütün bunlar şüphesiz Zina’nın intiharında rol oynamıştı.”

Coşar, Troçki’yi anlattığı  kitabında, onu Meksika’da yaşadığı evde, Stalin’in adamı Frank Jacson tarafından kazmayla başına vurularak öldürülüşüne kadar takip etmiş. Troçki’yi Türkiye ve Meksika dışında hiç bir ülke kabul etmez. Bunda Stalin’in rolü olduğu kadar, Troçki’nin tezleri de rol oynar. Ama ne yazık ki, Meksika, kendini o ana kadar korumayı başarmış Troçki’nin sonu olacaktır. Geride ise, yanıtlanması gereken çok önemli bir soru kalacaktır; ortada, -bir kaç kişi hariç- eski Bolşevik’lerden tek bir adam bırakmamayı Stalin nasıl, hangi toplumsal gerçekliğe dayanarak başarmıştır?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

George Ritzer’ın üniversite öğrencilerine hazırlanmış ders kitabı niteliğindeki çalışması ‘Küresel Dünya’, dipnot ve alıntıların içinde kaybolmadan, ‘küreselleşmenin temel niteliklerini’ gözden kaçırmadan, güncel veri ve gözlemleri es geçmeden ‘toptan’ bir inceleme sunuyor. 

On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

 

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun