Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İhtilal kendi evlatlarını yer...



Toplam oy: 1113
Ömer Sami Coşar
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Önemli bir tarihsel kişilik Leon Troçki. Önemi, büyük bir dönüşümün (1917 Ekim Devrimi) aktörlerinden biri olmasından kaynaklanmıyor sadece. Kişisel özellikleri, hayatı, bir yüzyıla (20. yy.) sunduğu katkı göz önünde bulundurulduğunda ‘önem’ nitelemesi de yetersiz kalıyor. Troçki İstanbul’da, Troçki’nin hayatının dökümünü sunmasa da, onu biçimleyen -dışsal, içsel- tüm özelliklerine dokunuyor. Daha doğrusu, Troçki’nin siyasi kimliğinden ve olaylarından yola çıkan söz konusu çalışma, bir bütün olarak onun dönemini, dönemin dünyasını siyasal-sosyal bir panaroma olarak göz önüne serdiğinden, yoruma açık gerçeklere de alan açıyor. Kendisi bir gazeteci olan Ömer Sami Coşar (1919-1984), 1917 Ekim Devrimi’nin yöneticilerinden bir olan, Kızılordu’yu kuran Leon Troçki’nin İstanbul’da yaşadığı yılları (dört buçuk yıl) ve siyasi hayatını mercek altına alıyor.

Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünden sonra parti yönetiminin başına geçen Stalin’in ilk hedeflerinden biri olan Troçki, Stalin tarafından başlatılan tasfiye hareketinin ilk halkasıdır sadece. Ama söz konusu halka dalga dalga büyümekte gecikmeyecek, sonunda ‘herkesi’ içine alacaktır. Troçki’nin ve 1917 Ekim Devrimi’nde başat rol oynamış diğer parti üyelerinin öldürülmesinin ip uçları, biraz geriye gittiğimizde Lenin’in, Stalin’e yönelik çekincelerinde yatmaktadır zaten. Lenin, “Parti içinde kolektif idare sistemine taraftardır. Bu sebeple de partiyi ele geçirme faaliyeti içinde bulunan Stalin’i tasvip etmemektedir.”

Stalin tarafından yok edilen onlarca Bolşevik ve tüm muhalifler karşısında Troçki’nin gücü nedir? Zinovyev, Krilenko, Kamanev, Radek, Rıkov, Buharin gibi eski Parti yöneticilerinin çoğu “Troçkist hükümet kurma teşebbüsü” gerekçesiyle kurşuna dizilmiştir. Bütün bu süreç başlamadan önce, Stalin tarafından 1927’de Alma Ata’ya sürgüne gönderilen Troçki, 1929 yılında ülke dışına çıkarılmasına karar verildiğinde, Sovyetler Birliği Türkiye’den Troçki’yi siyasi mülteci olarak kabul etmesini talep edecektir. Bu talep de Türkiye tarafından kabul edilecektir. 12 Şubat 1929’da Türkiye’ye gelen Troçki, 17 Temmuz 1933 tarihine kadar İstanbul’da yaşayacaktır.

İhtilal kendi evlatlarını yer...

Ömer Sami Coşar, Troçki’yi büyüteç tuttuğu çalışmasında, tarihsel arka planda etkili olabilecek neden-sonuç ilişkilerine -çok derinlemesine olmasa da- bakmayı ihmal etmemiş. Coşar’ın dile getirdiği her bir durum, okuyucunun sorgulayıcı düşünce mekanizmasına etki eden belgesel olaylardan ve yaşanmışlıklardan beslendiğinden, bir devrin realitesini derinlikli görmek,  –yine belgelenmiş- izlerini takip etmek için bir başlangıç sadece. Zira yoğunluğu hayli derin, trajik bir durumla karşı karşıya olunduğunu söylemekte yarar var. Alman oyun yazarı Karl Georg Büchner’in (1813-1837) Danton’un Ölümü, ve Fransız Devrimi konusunda elli yıl sonra yazdıklarında Danton’a söylettirdiği gibi “ihtilal seturn gibidir, kendi evlatlarını yer.” Troçki’nin 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 yıllarında İstanbul’da bulunduğu yıllar Cumhuriyet’in ilk dönemlerine rastlar. Atatürk hayattadır. Kurtuluş Savaşı’nda, Atatürk’e destek veren Troçki’ye, İstanbul’da bütün olanaklar sunulmuş ve Troçki Büyükada’ya yerleştirilmiştir. Aslında Troçki’ye bir ‘vefa borcu’ da ödenmektedir diyebiliriz. Troçki İstanbul’da bulunduğu dört buçuk yıl süresince ne yapar? Nasıl bir yaşam sürdürür? Başta Almanya olmak üzere, Avrupa ülkelerinden birine siyasi mülteci olma isteği nasıl, niye geri çevrilir? Troçki neden korkmakta ve koruma önlemlerini nasıl oluşturmaktadır? Sorulardan da anlaşılacağı gibi Türkiye’de belli bir süre için yaşamak zorunda bırakılan Troçki, aslında Stalin yönetimine karşı korunmanın yanı sıra, Sovyetler’e tekrar dönerek kendi tezlerini (tüm dünyada devrim) hayata geçirme derdindedir. Amerika, Fransa, Almanya gibi tüm dünyadan Troçkistlerle bağlantı halindedir. Bu arada, Büyükada’da da uluslararası trafik bir hayli yoğundur. Dolayısıyla, ajanlar da cirit atmaktadır dört bir yanda. “İranlı bir tüccardı bu! Adı da ‘Sultan Zade.’ Bu hüviyet altında ve İran pasaportu ile İstanbul’da dolaşıyordu. Türkiye vizesini Moskova büyükelçiliğimizden almış olan bu adamın asıl adı Yakov Blumkin idi. Sovyet casusluk teşkilatının bütün Ortadoğu bölgesindeki şebekesini kurmakla görevlendirilmiş en gözde ajanlardan biriydi. 1918 yılının Temmuz ayında Moskova’da Alman Büyükelçisi Kont Mirbah’ı tabanca ile öldüren ve el bombaları savurarak kaçan iki ihtilalci gençten biri buydu. O günlerde Almanlarla yapılmış olan barış anlaşmasını tasvit etmemiş, harbi tekrar başlatabilmek emeliyle bu suikasti tartip etmişti. Yakalanmış, Troçki tarafından sorgusu bizzat yapılmıştı. Sovyet Rusya’nın iki numaralı adam Blumkin’den istifade edilebileceğini düşünerek, onu affediyor, mukabil casusluk teşkilatı içinde en tehlikeli görevleri üzerine alması şartı ile tekrar ona görev veriyordu. Yakov Blumkin, Troçki-Stalin kavgasına katılacak vakit bulamamış, devamlı dış misyonlarda çalışmıştı. Bilhassa Moğolistan’daki faaliyet ile GPU içinde büyük şöhret kazanmıştı. Fakat aradan on yıl geçmesine rağmen Troçki’ye beslediği minnet hisleri azalmamıştı.”

İntihar eden Zina
Troçki’yle ilişkide olanların kaçınılmaz biçimde kurşuna dizilmesiyle son bulan hayatları, söz konusu şiddetli kavgada normal bir sonuç olarak gözükse de, Troçki’yle ilişkide olmadığı halde sonu infazla biten eski, yönetici konumdaki Bolşevik de oldukça fazladır. Anlatılanları takip ettiğimizde, artık, “devirim kendi evlatlarını yer” saptaması yetersiz kalacaktır. Başka bir hummalı, hastalıklı durum ağır basmaktadır. Bütün bunlara nasıl bir örgütlenme, düşünce hatasının neden olduğuyla ilgili cevap ve çözümlemeleri, siyaset bilimcilere, tarihçilere, biraz sosyologlara, tabii en çok da Marksistlere bırakmak gerekecek. Ancak, tüm bu karmaşa içinde kitapta da kendini hissettiren ‘insan’ Troçki için bir iki söz söyleyebiliriz. Yazarın gözlemleri ve bilgileri Troçki’nin yaşadığı trajedilerin altını çizer niteliktedir. İlk eşinden olan, bir erkek iki kızının sonu da tıpkı kendi sonu gibi trajiktir. İki kızından birinin veremden ölmesi, oğlunun Stalin tarafından öldürülmesi, diğer kızının da intihar etmesi Troçki’ye bakışımızı boyutlandırır; “6 Ocak: Troçki ciddi bir rahatsızlık geçirdi. Yemek dahi yemedi. Midesinde sancılar olduğu söyleniyor. Fakat doktor çağrılmadı. 7,8, 9, 10, 11 Ocak günleri hiçbir yere çıkmadı. Ancak balığa da gitmiyor. Köşke kapandı. 12 Ocak: Troçki bugün köşkün civarında kısa bir gezinti yaptı. Son derece müteessir ve düşünceliydi. Nihayet köşke kapanmasının ve teessürünün sebebi anlaşılıyordu. Berlin’e tedaviye göndermiş olduğu kızı Zina, odasına kapanarak gaz ocağını açmış, intihar etmişti. Troçki’yi yıkan da buydu. Polisler, beş gün kapandığı odasından çıktığı zaman saçlarını birden kırlaşmış görüyorlardı. Hayret etmişlerdi bu ani değişikliğe. Troçki, Moskova’ya parti merkez komitesi üyelerine bir mektup yolluyor, kızının intiharından Stalin’i sorumlu tutuyordu. Ona göre, Stalin kendisini ve evlatlarını vatandaşlıktan çıkararak bu intiharı hazırlamıştı. Sibirya’da sürgünde bulunan eşinden hiçbir haber alamaması, bir evladının Stalin’in elinde kalması, Almanya’da Yahudilere karşı başlayan baskı... Bütün bunlar şüphesiz Zina’nın intiharında rol oynamıştı.”

Coşar, Troçki’yi anlattığı  kitabında, onu Meksika’da yaşadığı evde, Stalin’in adamı Frank Jacson tarafından kazmayla başına vurularak öldürülüşüne kadar takip etmiş. Troçki’yi Türkiye ve Meksika dışında hiç bir ülke kabul etmez. Bunda Stalin’in rolü olduğu kadar, Troçki’nin tezleri de rol oynar. Ama ne yazık ki, Meksika, kendini o ana kadar korumayı başarmış Troçki’nin sonu olacaktır. Geride ise, yanıtlanması gereken çok önemli bir soru kalacaktır; ortada, -bir kaç kişi hariç- eski Bolşevik’lerden tek bir adam bırakmamayı Stalin nasıl, hangi toplumsal gerçekliğe dayanarak başarmıştır?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Televizyonlarda yemek programları revaçta. Sadece yemesini değil, izlemesini de seviyoruz vesselam. Sadece televizyonlar mı? Sosyal medya üzerinde yemek yapanların ciddi takipçi kitleleri var. İnternet kocaman bir yemek tarifleri kitabına dönüşmüş durumda. Peki bu kadar çok kaynak varken neden hala yemek kitapları yazılır? Şikayetçi olduğumu sanmayım.

İnsan için anılar çok değerlidir. Kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin arkasında geçmişi yatar. Kişiliğin inşasının temelini oluştururlar. Tabii geçmişte yaşanılanları nasıl algıladığımız, nasıl hatırladığımız da bir o kadar ehemmiyet taşır. Ancak beynimiz, yaşantıları kaydetme ve hatırlama konusunda o kadar eksiksiz ve kusursuz değil.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.