Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ikaros Ve Thomas Jerome Newton: Dünyaya Düşen Adam



Toplam oy: 33
Walter Tevis, Dünyaya Düşen Adam’da gezegenimize düşen ayrıksı uzaylı üzerinden gözümüzü açmaya; kendimizi, toplumu ve büyük ölçekte gezegenimizi sorgulamaya davet ediyor. Aynı zamanda geleceğimize dair uyarı niteliğiyle, karamsarlığın ötesine geçerek okuyucusunu umudun yolları üzerine de düşündürüyor.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

Bruegel yapıtlarında gerçekçi tarzının yanı sıra mitolojik ve doğaüstü öğelere de yer vererek farklı yönünü de vurguladı. Bunlara meleklerin cennetten kovulmasını konu alan, yarı insan/yarı hayvan canlılar ve ürkütücü canavarların yer aldığı 1562 tarihli Asi Meleklerin Düşüşü (The Fall of the Rebel Angels), yine aynı yıl yaptığı iskeletlerden oluşan ölüm ordusunun, çaresizce kaçışan yahut umutsuzca karşı koymaya çalışan insanların üstüne dehşet bir şekilde çöküp, şehri yakıp yıktıkları Ölümün Zaferi (The Triumph of Death) ve resim sanatına ilgi duyan çoğu kişinin de bildiği, gerçekte kimin yaptığı hakkında tartışmaların da olduğu ünlü İkaros’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara (Landscape with the Fall of Icarus) tabloları örnek gösterilebilir.

 

Yunan mitolojisinde İkaros, cezalandırıldığı kuleden, babası Daidalus tarafından balmumu ve kuşların tüylerinden yapılan kanatlarla kaçar. Babası bu kanatları kullanırken oğlunun dikkatli olmasını tembihler, fakat İkaros onu dinlemez ve başına buyruk hareket eder. Güneşe fazla yaklaştığında balmumu erir ve İkaros denize düşerek hayatını kaybeder.

Bruegel’in tablosunda sadece bu düşüş sergilenir. ‘Baş kahraman’ İkaros olmasına rağmen ikinci planda, hatta denize gülünç bir şekilde çakılmış bir şekilde resmedilmiştir. Bunun yerine asıl odak çobanın, balıkçının, yani halkın olmuştur. Görkemli eylemi, olağanca sıradanlığıyla sonlanır. Hatta düşüşünü kimse fark etmez bile… Ölüm, herkesi aynı karşılar

Dünyada bir öteki
Bu tablo Amerikalı yazar Walter Tevis’in yıllar sonra 1963’te kaleme aldığı bilimkurgu romanı Dünyaya Düşen Adam’ı da hayli etkilemiş. Kitabın bölümlere verilen adlardan da görüldüğü üzere, söz konusu tablonun kitapta metaforik olarak ele alındığını okuyucu daha en başından anlıyor. Kitapta İkaros, insana benzeyen yapısıyla Dünyaya gelen uzaylı Thomas Jerome Newton olur. Newton’ın halkı çok zeki, teknolojik ve bilimsel açıdan gelişmiştir, fakat Anthea adlı gezegenleri zayıf güneş enerjisi, yiyecek ve su kıtlığından mustariptir. Yaşanmaya elverişli olmayan gezegeninin son kaynaklarıyla Newton, halkı tarafından Dünyaya gönderilir. Amacı ileri teknoloji bilgisini kullanarak servet elde etmek ve halkını kaynak açısından zengin yeni gezegene getirmek için uzay gemisi inşa etmektir (güneşe yakın uçmak).
Newton aslında bir öteki olarak, Dünyanın barındırdığı zenginliği, bizim gör(e)mediğimiz bir açıdan görür. Doğanın güzelliğine, kaynakların çeşitliliğine ağzı açık, heyecanla bakar. İlk tepkisi, “Ağaçları, koruluktan kaynaklanan dingin yaşam biçimini, parlak nemliliği, bu toprağın taşıdığı su ile doğurganlık hissini, böceklerin hiç durmak bilmeyen cırıltılarını… yani buradaki her şeyi seviyordu,” olur. Bunların çarçur edilmesine, değerinin bilinmemesine üzülür. Onun gözünden sahip olduklarımıza dair farkındalık geliştiririz. En azından yazar, okuyucuya bunu aktarmak ister, güzelliği anlamaya yönelik bir uğraş olarak da görülebilir yazarın bu çabası. Yine de bu farkındalığa rağmen karşılaşılan engeller de vardır ve umut kırıntıları arasında salınıp dururuz.
Hâlihazırda fiziksel olarak insana benzerliğiyle dikkat çeken Newton, duygusal açıdan da bazı yakınlıklar taşımaktadır. Yazar karakterini, “O, bir insandı, gerçek anlamda bir insan olmasa da. Bir insana benzercesine aşkı, korkuyu, yoğun fiziki bir acıyı, kendine acımayı hissedip duyabilirdi,” sözleriyle tanıtır. Zaten yıllar boyunca, bu gezegene adapte olmak için çalışmıştır. Ancak gerçekten yaşamasıyla birlikte iyice insan olmaya başlar. Artık geçmişin özlemi, değişimin kaçınılmazlığıyla boğuşan birisidir. Kendisi için görevinin karşısındaki asıl tehlike de ‘insanlaşmak’tır. Öyle ki alkolizmin karanlık sularında yüzeye çıkmaya çalışırken bulur kendisini.
Düşüşe doğru
Yol boyunca, yeni çığır açan teknolojik gelişmeler karşısında şaşkına dönen ve ani ilerlemenin arkasındaki zihinden şüphe duyan kimya profesörü Nathan Bryce ve Betty Jo ile karşılaşır. Münzevi ve eksantrik karakterimiz, kendisi gibi alkol problemine sahip Nathan ve Betty’le sıra dışı bir arkadaşlık ilişkisi geliştirir. Onlarla birlikte artık gerçekten bir insan olur. Amacına yönelik sorgulamaları artar, denize düşüşü hızlanır…
Yazar alkolizmi sert olduğu kadar gerçekçi işlemesiyle de dikkat çekiyor. Karakterinin insanlaşmasının temeline de bu sorunu yerleştiriyor. Tevis’in yazdıklarında otobiyografik öğelere sık sık rastlanır. Dünyaya Düşen Adam´da kendi hayatında cebelleştiği alkolizmin yansıması oldukça açık görünüyor. Tabii bu aynı zamanda yaşanılan sorunları, bağımlılığın olumsuz etkilerini iyi işleyebilmesinin de yegâne sebebi. Bağımlılığıyla kurgusu üzerinden hesaplaşması diyebiliriz.
Yaşamı farklı pencereden görmek değerli. Tevis, gezegenimize düşen ayrıksı uzaylı üzerinden gözümüzü açmaya; kendimizi, toplumu ve büyük ölçekte gezegenimizi sorgulamaya davet ediyor. Aynı zamanda geleceğimize dair uyarı niteliğiyle, karamsarlığın ötesine geçerek okuyucusunu umudun yolları üzerine de düşündürüyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.