Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İki Toplu Öyküler Kitabı



Toplam oy: 916
Selçuk Baran
Yapı Kredi Yayınları

Daha önce de yazdım: Öykü sayfadır, roman kitap!

Gerçi öykü,  günümüzde   giderek kısalıyor, satıra dönüşüyor ama büyük bir bölümü dergi sayfalarında okura  ulaşmayı sürdürüyor, sürdürecek de!   

Öte yandan öykülerin kitaplaşması, romanın yazılıp yayınlanma  süresinden uzun olabilir:  Bir öykü, - diğerleriyle bir araya gelip kitaplaşmak için - dergi  sayfalarında,  kağıtlarda, defterlerde ya da bilgisayar dosyalarında yıllarca bekleyebilir. Kısacası  bir öykü kitabında yer alan verimler, yazarın çeşitli dönemlerini, eğilimlerini yansıtır. Aynı şeyin  okur için de geçerli olduğun düşünüyorum: Dergi sayfasında ilk kez  karşılaşılan bir öykü, kitaplaştığında, daha doğrusu diğer öykülerle birlikte okunduğunda edinilen izlenim çok başka olacaktır. Ya da benim için bu  böyledir. Örneğin, Selçuk Baran'ın  Zambaklı Adam adlı öyküsünü, ilk kez yayınlandığı  dergiden; ardından yer aldığı öykü  kitabından  ve en son Toplu  Öyküler derlemesinden okunduğumda farklı duygular yaşadım.  

Aynı şey, öykü kitapları için de geçerli olduğunu  sanıyorum: Kâmuran Şipal'in   bütün öykülerini içeren  Gece Lambalarını Işığında'da  yer alan   Büyük Yolculuk  henüz  on dokuz  yaşındayken satın aldığım bir kitaptı ve  bu kitaptaki öyküleri  okurken yaşadığım edebi haz çok başkaydı. 

Bu yazıyı  yazmadan önce, hem Selçuk Baran'la  hem de  Kâmuran Şipal'le  ilk karşılaşmalarımı hatırladım,  sanırım gençliğimi özledim: kitaplığımda bu güzel anların ürünlerini saatlerce aradım.

      

Adı Yanlış Yazılan Öykü

 

Selçuk Baran'ın  ilk okuduğum öyküsü Zambaklı Adam'dı. Öykü, Yeni Edebiyat'ın  Ocak 1971  tarihli sayısında yayınlanmıştı. Dergide  ayrıca Tomris Uyar'ın Dön Geri Bak   öyküsü  ile  Oktay Akbal ile yapılmış uzun  bir söyleşi vardı. 

Akbal'ın, söyleşinin sonunda,  “genç  kuşağın hikaye çalışmalarını izliyor musunuz” sorusuna verdiği yanıt şöyle: Bu yıl bir kadın hikayecimizin ilk denemeleri umut verdi: Selçuk Baran, işi sürdürürse  başarıya ulaşacak.” 

Sürdürdü Selçuk Baran,  hem de istekle, coşkuyla... Üstelik  ödüller de  aldı. Romanlar yazdı, öykü kittapları  üretti. Fakat, ürkek adımlarla  süzülüp kapısını çaldığı edebiyat  ortamımız, ona  pek iyi davranmadı, bir çok yazarımıza  reva gördüğü hoyrat  yöntemi bir yaşam boyu, kesintisiz uyguladı:  Görmezlikten geldi! 

Selçuk Baran, edebiyat hayatımıza,  biraz olsun ilgi  ve anlayış görmek için usulca, nazikçe girmişti;  fakat  ona uzak akrabaymış gibi davranıldı, dolayısıyla  iyi ağırlanmadı, ikramda kusur edildi..

Evet, Selçuk Baran, her ne kadar hak ettiği ilgiyi ve  yakınlığı  yaşarken görmediyse de  başarılı, çalışkan bir yazar oldu...  700 sayfalık bir toplam olan  Ceviz Ağacına Kar Yağdı bunun en iyi kanıtı.

Selçuk Baran'ın,  öykülerini yeniden gözden geçirdim; ama  buruk  diye tanımlanabilecek bir duyguyla. Çünkü onunla  ilk kez  karşılaştığım, büyük hevesle  öyküler yazıp dergilere gönderdiğim gençliğimi özledim. Yeni Edebiyat dergisini  işte  bundan dolayı bulup sayfalarını karıştırdım, bazı yazıları yeniden okudum, tabii ki Zambaklı Adam'ı da! Söylediğim gibi bir metni  nerede,  ne zaman, hangi koşullar altında okuduğunuz da önemli belirleyici oluyor, kırk yıl öncenin üzüntüsünü ediniveriyorsunuz: Zambaklı Adam derginin 13. sayfasındaydı ve adı yanlış dizilmişti:  Zamklı Adam!   

İlk öykülerini yayınlayan, yolun başındaki bir yazar için, bu küçük de olsa bir şansızlıktı, sürüp gitti. Ama artık bence  Selçuk Baran ilgi görüyor, geç de olsa birileri onu  görmeye başladı. Gençlerin de  bu  gönül kırgını ustayı kalp gözüyle  okuyacaklarını umuyor, istiyorum. Lütfen artık ikramda kusur etmeyin.

Şipal'in Fotoğrafları

Kâmuran Şipal'in   konuk olmayı pek sevmeyen, bazı dostluklar  dışında  herkese ve her yere uzak  duran;  uzak akraba olmayı kendi seçen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Bu mesafe koyma eylemi  öyle ısrarla uygulanmıştır ki ne onunla yapılmış bir söyleşi ne de hakkında yazılmış bir yazı hatırlıyorum. Şimdi  düşünüyorum da  Şipal'in bugüne  değin  özenle sürdürdüğü bu  tutum, öykülerinde oluşturduğu kimi zaman insanın içini acıtan  “yalnız dünya” ya çok uygun... 

Söylediğim gibi Kamuran Şipal'in  ilk edindiğim öykü kitabı, 1969 yılında Cem Yayınevi'nin Türk Sanatçıları dizisi  arasında çıkan Büyük Yolculuk'tu. Bu  kitabı    bulmak için uğraş vermemin bir nedeni de, Gece Lambalarının Işığında'nın ön kapağındaki  fotoğrafın  zihnimde oluşturduğum Şipal görüntüsüne uymamasıydı ve ben, Büyük Yolculuk'un arka kapağında bir fotoğraf olduğunu biliyor görmek istiyordum: “Hikayeci, çevirmen Kâmuran Şipal 1924 doğumludur”  diye başlayan tanıtım notunun hemen üstündeki vesikalıkta  oldukça kısa saçlı, ciddi veya mesafeli görünmek için kendini zorlamış genç  bir adam uzaklara bakıyor. Ön kapağın zemini ise  fuşya; tam ortada, serbest çizilmiş, üzerine  çok  sayıda  gözün kesip yapıştırıldığı  büyük bir valiz var.  

Artık  Şipal'in öykülerini, her iki fotoğrafa bakarak yeniden okuyabilirim...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.