Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"İkimiz"in olanaklılığına dair



Toplam oy: 1283
Ayala Malach Pines
İletişim Yayınları

Lacan, “Aşk, sizde olmayan bir şeyi, bunu sizden istemeyen birisine vermeye çalışmanızdır” demiş. Aynı Lacan "aşkın yüce anından" bahsetmiş: "aşkın iade edildiği", âşıkın maşuktan aşkının karşılığını aldığı an.


Bağlamından koparıp Lacan’ın ilk cümlesine itiraz ediyorum. “Olmayan” ne kelime, bende olan “fazla” bir şeyi vermektir. Ya da “vermeye çalışmaktır.” Ha, bunu istiyor muydu, istemiyor muydu, evet, orası biraz karışık. Ama, yine bağlamından koparıp ikinci cümlesine bakarsak Lacan’ın, varsa bir “iade”, işte aşk o zaman başlar. İstiyormuş “verdiğini”…

Lacan… İyi bir klinisyen olduğu kadar zor anlaşılır ama güçlü bir teorisyen olduğu da söylenir. Ne yalan söyleyim orijinal bir metnini hiç okumadım. Daha çok aktarmalar, birkaç makale, toplu değerlendirmeler ve yorumlar okudum Lacan üzerine ki onların dahi “zor” olduğunu düşünürüm.

Aşk üzerine düşünmüş, yazmış. Psikanaliz’le bağlı olması, bir yandan da zorunlu kılıyormuş gibi aşk üzerine düşünmesini, malum aşk deyince epey bir psikolojinin alanına girmiş oluyorsunuz. Ama aynı zamanda kimyanın (“hormonlar”…), fiziğin (“çekme-itme”…), biyolojinin (xx ile xy, xx ile xx, xy ile xy), felsefenin (Platon’u ve Schopenhauer’i geçip Spinoza’ya yaklaşmak daha fazla şey öğretebilir aşk hakkında), sosyolojinin (Alberoni aşkın “doğuş evresi”nin kolektif hareketlerle –özellikle de “devrim”le benzerliğine vurgu yapıyordu), edebiyatın, müziğin, resmin (ve belki mimarinin: “Buluştuğumuz yerler”…) sinemanın,  gastronominin, astrolojinin ve akla gelebilecek pek çok farklı disiplinin ve bakış açısının alanına da girmek gerekiyor “aşk” deyince. Hakikatinin ne olduğuna dair bu kadar kurcalanmış bir mesele var mıdır dünya yüzünde, o da ayrı bir konu.

‘Âşık Olmak- Sevgililerimizi Neye Göre Seçeriz’ psikolojinin penceresinden bakıyor aşka. Yazarın ifadesiyle kitap “21 yüzyılın başlarında laik Batılı toplumlarda yaşayan kişilerin (yalnız) romantik aşk ilişkilerinin (yalnız) âşık olma aşamasını, (yalnız) psikolojik bakış açısıyla ele almaktadır.”

Burada “21 yüzyıl” vurgusu önemli. Hem “aşk”ın zamandan mekândan bağımsız olmadığı, toplumsallıkla epeyce ilgili olduğu hem de bir “ihtiyacı” çağrıştırdığı için: Âşık olma ihtiyacı. “Ben, ben, ben…” demekten vazgeçmek için henüz yeterli argümanı bulamayan “21. yüzyıl başının insanı”, bir miktar yorulduğundan mıdır nedir, “diğeri” üzerine yeniden düşünmeye, “ikimiz”in olanaklarını tekrar sorgulamaya başladı. Kapıdan kovulan aşk, tereddütlü bir merakla geri çağrılıyor gibi.

Lacan’ın iyi bir klinisyen ve sağlam bir teorisyen olduğu kadar  Ayala Malach Pines de sıkı bir pratisyen. Kitabına temel olan yaklaşımı uzun bir zamana yayılmış “çift terapisi” deneyimleriyle oluşturulmuş. “Aşk”ı kliniğe dahil eden bir bakış gibi de düşünülmemeli, sonuçta psikoterapiye giden “hastalar” da (en “makul” aşkta bile bir miktar marazi bir şeyler olduğunu düşünürsek) gitmeyenler gibi benzeri deneyimlere sahip insanlar. Yazarın elde ettiği bu veriler bu anlamda ille de “klinik” bulgu gibi değerlendirilmemeli.

Neye göre seçeriz?


Platoncu “kaybettiğimiz diğer yarımızı aramak”, aşkı “ideal” bir mevhum gibi dünya dışına attığından, bütün romantik tınısına rağmen aşkın hakikatinden uzaklaştığı gibi pratik bir yararı da olmadığından, “ilişkiler” üzerinden yapılan analizler “Sevgililerimizi neye göre seçeriz?” sorusunun yanıtı olarak her şeyden önce “işe yarar” bir yol.

Mesela “coğrafi yakınlık”… Kaç milyar insan yaşıyor şu dünyada, ama biz neredeyse değil aynı ülke aynı şehir, hemen hemen yaşadığımız semtte, çalıştığımız işyerinde, okuduğumuz okuldaki kişilere âşık oluruz. “Bir kişinin yüzünü ne kadar sık görürsek, o kişiye karşı beslediğimiz olumlu hisler o kadar artar” derken “sürekli temas”ın çekimde önemine işaret ediyor yazar. Ama aynı zamanda geçici ayrılıkların da aşkı destekleyebileceğine vurgu yapıyor: “Uzaktayken, insanlar sevgililerinin gündelik yakınlık yüzünden gözden kaçabilen iyi özelliklerini net bir şekilde görüp anlarlar.”

“Uyarılma”… Bu bölüm oldukça ilginç, çünkü kastedilen “cinsel uyarılma” değil. “Korkmuş, kızgın, kıskanç, reddedilmiş bir insan, mutlu bir insan kadar âşık olmaya meyyaldir” derken insan yaşamındaki önemli değişikliklerin “uyarıya” yol açtığını, yoğun uyarı altındaki insanların da âşık olmaya meyilli dlduğu kastediliyor. Hatta birkaç günlük zorlu bir doğa yürüyüşünün, yürüyüşe katılanları “uyardığını” söylüyor yazar. Yani aşk için bir miktar adrenali epeyce faydalı…

“Güzellik ve karakter”… İnsanların dış görünüşlerine ve kişiliklerine dair algılarımızın, o kişinin kendisiyle ilgili algılarını, dolayısıyla da davranışlarını etkilediğini; bunun da bizim o kişiyle ilgili algılarımızı pekiştirdiğini düşünerek, sevgilinin güzelliğinin bizim için “güzel”, iyiliğinin bizim için “iyi” olduğu anlamak gerekiyor. Ama ilk etki olarak da erkeklerin genellikle dış görünüşe dikkat ettiği, kadınlarınsa anlayış ve mizaha önem verdiği de yazarın deneyimleriyle sabit.

“Benzerlik” ve “karşıtlıklar”… Fiziksel benzerliklerden karakter ve tutum benzerliğine giden bir “benzerliklerin çekimi artırdığı” önermesi söz konusu. Birbirine yakın boy ve kilodaki insanların daha kolay yakınlaşabilmelerinden, siyasal tercih ya da estetik beğenilerdeki tutum benzerliğine kadar “benzerliğin” aşk için çekim unsuru olduğu iddia ediliyor. Tabii hemen akla zıt kutupların heyecan vericiliği geliyor. Ne de olsa bizim gibi olmayan birinin, bizi görüşlerimizden dolayı değil de olduğumuz gibi sevdiğini varsayarız.

Böyle bir dizi altbaşlıkla ve her bölümün sonundaki “pratik öneriler”le âşık olmanın “ne” olduğu ve sürecin “nasıl” işlediğine dair oldukça “işe yarar” bir çalışma çıkmış ortaya. Somut ilişkilerin verileriyle hazırlanmış olması “öneriler” kısmını da ciddiye almayı gerektiriyor. Kime, niçin âşık olduğumuzu incelerken kimi zaman da aşktan neden uzak durmak gerektiğine dair de bir şeyler söylüyor. İhtiyaca binaen…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İngiliz dilinde “spy-fiction” olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir.

1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay’ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı.

Kendi cümlesiyle, “Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuk”tu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı “Şarkın Sultanları”yla.

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.