Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İkircikli bir hal



Toplam oy: 308
İlhami Algör
İletişim Yayıncılık
Basit bir olayı anlatıyormuş gibi süssüz püssüz bir kurguyla başlayarak, muazzam manevralarla hikayeden hikayeye atlayan alışageldiğimiz İlhami Algör üslubu İkircikli Biricik'te de sürüyor.

İlhami Algör romanlarından inceden bir segah geçer, kopkoyu bir hüzzam geçer, meyus suzidil geçer. Sarayburnu çayhaneleri, yuvarlak ekmek satan fırınlar, saray kalıntılarını çevreleyen metrukhaneler, podima zeminli avlular, şehir hatları vapurları, üçgen alınlıklı ahşap evler, banliyö trenleri süzülerek geçer. Suriçi’nin piçleri, boya sarışınları, lodosçular, martılar, kediler, dama çıkan adamlar, tel cambazları, şehre dönen son yazlıkçılar el sallayıp geçer. Geri Grant, Sevmek Zamanı, Sadri Alışık, Turgut Uyar, Can Yücel, sesi mor hareli Müslim abi, Samsunlu Orhan abi, Spartaküs, Korto Maltez, Alen Delon, Hampri ve İngrid, klarnetçi Sami zarifçe selam ederek geçer. İskele çökmesiyle ölen tersane işçileri, Cumartesi Anneleri, palikaryalar, yaz gelince yollara düşen seyyar Ermeni terziler iz bırakır geçer. Esas oğlanla esas kız, hatta hikayenin kendisi bile, salına salına geçer gider. Bir tek soru geçmez, soru kalır.

 

“Mevzu ne?” ile “Müzeyyen”de başlayıp, “Mesele nedir?” ile “Nezahat”te süregiden sergüzeştimiz, İlhami Algör’ün son romanı İkircikli Biricik’te devam ediyor, yine sorularla elbette.

 

"Konu bu mu? Belki evet, belki değil"

 

İkircikli Biricik’in anlatıcısı, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’da tanıştığımız, âşık olduğu kadın için hikayeler toplayan bir kahramanın hikayesini nasıl yazacağını –ya da başka bir deyişle aşkını nasıl anlatacağını- bilemeyen adamla; Albayım Beni Nezahat İle Evlendir’de tanıştığımız bir önceki romanın ana karakteri tarafından yanlış kurulduğunu düşünen ve kendi kendisini kurmak isteyen adamla aynı telden çalıyor. Müzeyyen, Nezahat ve köprücük kemikleri belirgin kadının romanını birbirine bağlayan ve bir üçleme yaratan metinlerarası göndermelerse, sorulan sorular haricinde -kapının dilinde, “çıt” sesinde, rüyada görülen şaire göre mezar taşına yazılması münasip yazıda- ikinci romanın aksine biraz daha gizli kapaklı ifadelerde karşımıza çıkıyor.

 

Basit bir olayı anlatıyormuş gibi süssüz püssüz bir kurguyla başlayarak, muazzam manevralarla hikayeden hikayeye atlayan alışageldiğimiz İlhami Algör üslubu İkircikli Biricik’te de sürüyor. Kafası karışık anlatıcının kah bilinç akışıyla, kah bahsi geçen bir mevzuda açtığı parantezlerde başka bir zamana sıçrayıp ana olaydan ve kurgudan tamamen bağımsızmış gibi okunabilen tomurcuklanmaya meyilli öykülerle ardı ardına diziverdiği anlatı silsilesi, kusursuz bir ritimle ilerleyip kendi müziğini yaratıyor.

 

Anlatıcısı “rüzgarı kendinden menkul, esintili tipin teki.” Vapurlarda, çayhanelerde –bazen romandaki bir figüranın yere düşürdüğü, bazen adamın gözüne çarpan ve merak edip sorduğu, hatta peşine düştüğü- karşılaşılıveren kitaplarla birbirine bağlanan, “köprücük kemikleri belirgin kadın”ın esas kız rolünü üstlendiği, kırık bir aşk hikayesini ve neredeyse kendisine bile faydası olmayan adamın ailesinin zorunlu göç hikayesini iç içe bir kurguyla anlatan romanda kitabın adının hakkını veren bir ikirciklilik mevcut. İlhami Algör’ün alametifarikası diyebileceğimiz iç ses, bölüm sonlarında anlatılan mevzuyu boşa çıkaran “Konu bu mu?” sorusuyla bu ikirciklilik halini katmerlendiriyor. Okurun dikkatini koruyup kafasında sürekli bir soru işaretiyle metne devam etmesini sağlayan, bir süre sonra okuru parçalı kurgunun içine çekip oyuna dahil eden bu durum, bana kurguyu dallandırıp budaklandırmak için özellikle harcanan bir çabadan ziyade ne yazsa eksik kalacağını düşünen yazarın sürekli başka ihtimalleri arayan, başka türlüsünü hayal eden mizacıyla ilgiliymiş gibi geliyor.

 

Sürgün edilenlerin hikayeleri

 

Çoğu söyleşisinde sözel geleneğin harmanında büyüdüğünü söyleyen, ve eşsiz dil zenginliğinin kaynağı sorulduğunda Osmanlı bakiyesi Suriçi’nde büyümesini, kulağının oradaki Rumların, Kürtlerin, Ermenilerin, Yahudilerin, Lazların sesleriyle dolu olmasını işaret eden İlhami Algör’ün biricikliğinde, sanırım en derbeder durumları, en acıklı halleri hep bir muziplikle, okuru yormadan ve acıma duygusu yaratmadan hafifçe dokunarak anlatabilmesinin de payı var. Ve elbette musikinin. Hem çoğunlukla şarkılara yapılan göndermelerle anlatının ritmini destekleyip romanların nabzını belirlemesi; hem de örneğin İkircikli Biricik’te bir türlü atılamayan bir su yeşili bornoz imgesiyle anlattığı gönül kırıklığını, “Yüzleşilmemiş şeylerin hatıralarını yok etmek neye yarar ki?” cümlesiyle toplumsal hafızaya ve bu topraklardan sürgün edilen halkların hikayesine bağlayıvermesi gibi olağanüstü geçiş taksimleri…

 

Romanın sonunda iç sesin dillendirdiği “Ondan sana yar olmaz, olsa vefakar olmaz,” maceranın sonunu mu, aramaktan vazgeçmeyi mi ima ediyor okura kalmış; ama bana kalırsa değildir, çünkü hâlâ “hayat hakkında fikrimiz yok."

 


 

* Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.