Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İkircikli bir hal



Toplam oy: 642
İlhami Algör
İletişim Yayıncılık
Basit bir olayı anlatıyormuş gibi süssüz püssüz bir kurguyla başlayarak, muazzam manevralarla hikayeden hikayeye atlayan alışageldiğimiz İlhami Algör üslubu İkircikli Biricik'te de sürüyor.

İlhami Algör romanlarından inceden bir segah geçer, kopkoyu bir hüzzam geçer, meyus suzidil geçer. Sarayburnu çayhaneleri, yuvarlak ekmek satan fırınlar, saray kalıntılarını çevreleyen metrukhaneler, podima zeminli avlular, şehir hatları vapurları, üçgen alınlıklı ahşap evler, banliyö trenleri süzülerek geçer. Suriçi’nin piçleri, boya sarışınları, lodosçular, martılar, kediler, dama çıkan adamlar, tel cambazları, şehre dönen son yazlıkçılar el sallayıp geçer. Geri Grant, Sevmek Zamanı, Sadri Alışık, Turgut Uyar, Can Yücel, sesi mor hareli Müslim abi, Samsunlu Orhan abi, Spartaküs, Korto Maltez, Alen Delon, Hampri ve İngrid, klarnetçi Sami zarifçe selam ederek geçer. İskele çökmesiyle ölen tersane işçileri, Cumartesi Anneleri, palikaryalar, yaz gelince yollara düşen seyyar Ermeni terziler iz bırakır geçer. Esas oğlanla esas kız, hatta hikayenin kendisi bile, salına salına geçer gider. Bir tek soru geçmez, soru kalır.

 

“Mevzu ne?” ile “Müzeyyen”de başlayıp, “Mesele nedir?” ile “Nezahat”te süregiden sergüzeştimiz, İlhami Algör’ün son romanı İkircikli Biricik’te devam ediyor, yine sorularla elbette.

 

"Konu bu mu? Belki evet, belki değil"

 

İkircikli Biricik’in anlatıcısı, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’da tanıştığımız, âşık olduğu kadın için hikayeler toplayan bir kahramanın hikayesini nasıl yazacağını –ya da başka bir deyişle aşkını nasıl anlatacağını- bilemeyen adamla; Albayım Beni Nezahat İle Evlendir’de tanıştığımız bir önceki romanın ana karakteri tarafından yanlış kurulduğunu düşünen ve kendi kendisini kurmak isteyen adamla aynı telden çalıyor. Müzeyyen, Nezahat ve köprücük kemikleri belirgin kadının romanını birbirine bağlayan ve bir üçleme yaratan metinlerarası göndermelerse, sorulan sorular haricinde -kapının dilinde, “çıt” sesinde, rüyada görülen şaire göre mezar taşına yazılması münasip yazıda- ikinci romanın aksine biraz daha gizli kapaklı ifadelerde karşımıza çıkıyor.

 

Basit bir olayı anlatıyormuş gibi süssüz püssüz bir kurguyla başlayarak, muazzam manevralarla hikayeden hikayeye atlayan alışageldiğimiz İlhami Algör üslubu İkircikli Biricik’te de sürüyor. Kafası karışık anlatıcının kah bilinç akışıyla, kah bahsi geçen bir mevzuda açtığı parantezlerde başka bir zamana sıçrayıp ana olaydan ve kurgudan tamamen bağımsızmış gibi okunabilen tomurcuklanmaya meyilli öykülerle ardı ardına diziverdiği anlatı silsilesi, kusursuz bir ritimle ilerleyip kendi müziğini yaratıyor.

 

Anlatıcısı “rüzgarı kendinden menkul, esintili tipin teki.” Vapurlarda, çayhanelerde –bazen romandaki bir figüranın yere düşürdüğü, bazen adamın gözüne çarpan ve merak edip sorduğu, hatta peşine düştüğü- karşılaşılıveren kitaplarla birbirine bağlanan, “köprücük kemikleri belirgin kadın”ın esas kız rolünü üstlendiği, kırık bir aşk hikayesini ve neredeyse kendisine bile faydası olmayan adamın ailesinin zorunlu göç hikayesini iç içe bir kurguyla anlatan romanda kitabın adının hakkını veren bir ikirciklilik mevcut. İlhami Algör’ün alametifarikası diyebileceğimiz iç ses, bölüm sonlarında anlatılan mevzuyu boşa çıkaran “Konu bu mu?” sorusuyla bu ikirciklilik halini katmerlendiriyor. Okurun dikkatini koruyup kafasında sürekli bir soru işaretiyle metne devam etmesini sağlayan, bir süre sonra okuru parçalı kurgunun içine çekip oyuna dahil eden bu durum, bana kurguyu dallandırıp budaklandırmak için özellikle harcanan bir çabadan ziyade ne yazsa eksik kalacağını düşünen yazarın sürekli başka ihtimalleri arayan, başka türlüsünü hayal eden mizacıyla ilgiliymiş gibi geliyor.

 

Sürgün edilenlerin hikayeleri

 

Çoğu söyleşisinde sözel geleneğin harmanında büyüdüğünü söyleyen, ve eşsiz dil zenginliğinin kaynağı sorulduğunda Osmanlı bakiyesi Suriçi’nde büyümesini, kulağının oradaki Rumların, Kürtlerin, Ermenilerin, Yahudilerin, Lazların sesleriyle dolu olmasını işaret eden İlhami Algör’ün biricikliğinde, sanırım en derbeder durumları, en acıklı halleri hep bir muziplikle, okuru yormadan ve acıma duygusu yaratmadan hafifçe dokunarak anlatabilmesinin de payı var. Ve elbette musikinin. Hem çoğunlukla şarkılara yapılan göndermelerle anlatının ritmini destekleyip romanların nabzını belirlemesi; hem de örneğin İkircikli Biricik’te bir türlü atılamayan bir su yeşili bornoz imgesiyle anlattığı gönül kırıklığını, “Yüzleşilmemiş şeylerin hatıralarını yok etmek neye yarar ki?” cümlesiyle toplumsal hafızaya ve bu topraklardan sürgün edilen halkların hikayesine bağlayıvermesi gibi olağanüstü geçiş taksimleri…

 

Romanın sonunda iç sesin dillendirdiği “Ondan sana yar olmaz, olsa vefakar olmaz,” maceranın sonunu mu, aramaktan vazgeçmeyi mi ima ediyor okura kalmış; ama bana kalırsa değildir, çünkü hâlâ “hayat hakkında fikrimiz yok."

 


 

* Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.