Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İnce İşlenmiş bir Minotor labirenti



Toplam oy: 666
Georgi Gospodinov // Çev. Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayıncılık
Hüznün Fiziği detaylarla ince ince işleniyor, bazen bir kent tarihi gibi Sofya’nın soğuk ara sokaklarında, bazen Bulgar toplumunun ayrıntılı röntgenleri gibi, heyecanlı, katmanlı bir romana dönüşüyor.

Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Hüznün Fiziği romanı açılırken Pessoa’ya, Gaustin’e, Borges’e, Augustinus’a, Flaubert’e, Eliot’a ve Hemingway’e selam veriliyor. İlk işaretleri almış oluyoruz böylece. Roman ilerledikçe anlıyoruz ki selam verilen her yazarın üslubundan, tarzından biraz biraz var aslında bu romanın çatısında. Giriş bölümü, “Ben varız,” diye kapanan bir roman neticede Hüznün Fiziği. Kesinlikle heyecan veriyor. “Ben varız” cümlesi, tüm romanın da özü bir yandan. Bir benliğin farklı parçaları, katmanları, kırıntıları tamamlıyor romanı. Bir parçadan diğerine bu kadar ustalıkla geçmesi ise Gospodinov’un en büyük başarılarından biri.  

 

Yunan mitolojisinden gelen Minotor efsanesi ise, Hüznün Fiziği’nin bir diğer yapıtaşı. Kitabı, kapağı olan Picasso’nun 1958 yılında resmettiği Minotorların Kralı ile sarmaya başlayan efsane, romanın öyküsü biraz neşelensin diye ortaya atılan bir baharat değil asla. Yarı insan-yarı boğa bir yaratık olan Minotor (Yunanca “Minos’un Boğası” anlamında), peyderpey tüm romanı ele geçiriyor. Koridorlarına gizlice sızılan öyküler, Birinci Dünya Savaşı etrafında başlarken, Trakya’nın uçsuz bucaksız düzlüğünde yaşananlar akıp götürüyor okuru.

 

Roman paralel anlatımlı bir aile romanı gibi başlıyor. Gece yarısı yatağı, uykuları, rüyaları karakoncoloslar bastığında, gümüş kaşık gibi korunan savaş ganimeti Macarca sözcükler, göklerden gelen Macar anneanneler, uzun dakikalar derken romanı kolayca niteleyip sınıflandıramayacağınız belli oluyor. Gospodinov’un hızlı zaman ve karakter geçişlerini, okuru hiç hırpalamadan bu kadar akıcı yapabilmesi, şahane. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın giderek romanın merkezine yerleştiğini düşünüyorsunuz, yaşanan her şeyin sebebi dünya savaşları dediğiniz anda Gospodinov bir anda rotayı değiştiriyor.

 

 

Başka bedenlere yerleşme ısrarı

 

Olayları rasyonel bir çizgisel zamanda anlatmıyor yazar. Şiirli ve postmodern bir üslupla efsaneleri yanından eksik etmiyor. Yeraltındaki kiralık odalarının küçük penceresi, sokaktan geçen ayakkabılar, ayaklara göre insan uydurma oyunları, viraj öncesi vızıltılarından araba tahmin etme oyunları, karınca kargaşaları… Tüm bunlar bir çocuğun hayali oyuncaklarına dönüşüyor. Aşı izleri, mezarlıktan öğrenilen harfler, okumayı ölülerden öğrenen çocuklar, ailelerin uzun sır ve yalan zincirleri, ikiye bölünen dünyalar derken Gospodinov, asırlar öncesinin Minotor efsanesini zaman ve mekana hınzırca taşıyor. Minotor efsanesinin altını eşelerken bir anda günümüze, tahripkar bir bilgisayar virüsüne, oradan da bilgisayar oyunlarına geçiveriyor yazar. Aniden kendimizi Baudrillard’ın bir tür simülasyon kitabında gibi hissediyoruz. Olaylar akıp giderken Yunan mitolojisinde yenen çocukları listeliyor bir anda, Gospodinov.

 

Altını çizmek isteyeceğiniz yüzlerce cümleyle dolu Hüznün Fiziği. Sarı evlerin hafif çürük ve aseton kokuları, gizli koridorlar, ayna nöronlarla öyküler sürüyor. Romanda en çok tekrar eden kelime, labirent! Her gerçek şair gibi Gospodinov’un da yanından ayırmadığı sözcükleri var. Bu güzel romanı tek bir sözcükle ifade etmek istediğinizde de "labirent"ten daha uygun bir kelime gelmiyor aklınıza. Bir de yazarın patolojik empatisini, yani başka bedenlere yerleşme ısrarını sık sık hissediyorsunuz. Gospodinov samimice anlatıyor her şeyi, kabuklarının altına saklanmıyor. 

 

 

Disko müzikleri, kasetçalarlar...

 

Ani karakter geçişleri romanın tamamı boyunca sürüyor. Bir yandan da ataerkil düzenin ve sanayileşmenin Bulgaristan’daki izlerini takip ediyoruz. Anlaşılan, Gospodinov’un çocukluğunda hatmettiği Yunan efsaneleri, büyüdüğünde de yakasını ve kalemini bırakmamış. Beş metrekarelik hayatlarda, boş kiralık dairelerde, bodrum katlarında Minotor sendromlarıyla akıyor roman. Her şey gibi, can sıkıntısı da Bulgaristan’a biraz daha geç geliyor. Seksenli yıllardan dem vurduğu kısımlarda roman enikonu bir Bulgaristan ansiklopedisine dönüşüyor. Ve elbette disko müziklerinden, kırmızı Marlborolardan, kasetçalarlardan, Doğu Alman kovboy filmlerinden söz ediyor ilk gençliğin naif coşkusuyla. Yazarı en çok hüzne boğan da o yıllardaki televizyon yayın akışları oluyor.  

 

Korkunun kokusu, kasaba sinemasındaki eski projektör ışıkları, kör Mariyka’nın ruhları derken Hüznün Fiziği, bir hatıralar labirentine mi dönüşüyor? Hayır. Bu roman okur sonuna dek defalarca şaşırtmaya devam ediyor. Gaustin’in, “Roman ari (katışıksız, katkısız) değildir,” cümlesi, romanı açan cümlelerden biri neticede. Gospodinov, bu cümleyi de roman boyunca cebinde taşıyor.

 

Hüznün Fiziği detaylarla ince ince işleniyor, bazen bir kent tarihi gibi Sofya’nın soğuk ara sokaklarında, bazen Bulgar toplumunun ayrıntılı röntgenleri gibi, heyecanlı, katmanlı bir romana dönüşüyor. Öykü ve roman haricinde şiir ve tiyatro oyunları da yazan, halen Sofya’da yaşayan, 1989 yılı sonrasında yabancı dillere en çok tercüme edilen Bulgar yazarlardan biri Georgi Gospodinov. Hüznün Fiziği, hiçbir okurunu yarı yolda bırakmayacak esaslı bir roman, esaslı bir labirent.

 

 

 

 


 

 

 

 

Görsel: Picasso'nun Minotorların Kralı adlı eseri.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.