İnsanın insana duyduğu ihtiyaç | www.sabitfikir.com
Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İnsanın insana duyduğu ihtiyaç



Toplam oy: 69
Rachel Seiffert
Yüz Kitap
Mesafenin yalnızlığa dönüştüğü hikayeler... Neredeyse tüm karakterlerinin ağır duygusal sorunlarla sessizce mücadele ettiği bir kitap.

Karl Ove Knausgaard, Kavgam’da, annesiyle babası boşandıktan sonra bir zamanlar ailece yaşadıkları evin annesinde kalmasının kararlaştırıldığını fakat annesi babasının hisselerini satın alacak parayı toplayana kadar babasının yılın belli bir bölümünü evde geçirmeyi sürdürdüğünü yazar. Yani annesi birkaç aylığına evi, içinde yaşayan oğluyla birlikte eski eşine bırakır ve eski eşi yeni sevgilisiyle birlikte bu tarihlerde evin imkanlarından faydalanır. Şüphesiz ki bu, onun kanuni hakkıdır, ev hâlâ ona da aittir ve Karl Ove de hiç yadırgamadığı bu durumdan, belirgin bir önem atfetmeden laf arasında bahseder. Türkiyeli bir ailede nice duygusal patlamalara neden olabilecek bu çözüm, Norveç’te hiçbir sorun teşkil etmez. Taraflardan biri bu çözümden içten içe hoşlanmıyorsa bile, bunu kendisine saklaması gerektiğini bilir. Bana sorarsanız, Doğu kültürü ile Batı kültürü arasındaki en temel fark budur. Batı’da büyüyen biri canını çok sıkan bir mevzuyla dertlenirken bile, büyük olasılıkla ailesine ve arkadaşlarına bu konuyu açmamayı yeğler, onların keyfini kaçırmaya hakkı olmadığına inanır. Zaten o da başkalarının dertlerini dinlemek veya bu dertlere çare aramak konusunda isteksizdir. Böylece insanlar aralarında belirgin bir mesafe bırakarak ilişki kurarlar, ki bu durumu bireysellik diye adlandırmak doğrudur.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Günün Sonu Yok ise mesafenin yalnızlığa dönüştüğü hikayeleri inceleyen, yoksullukla sınanan insanın insan yakınlığına duyduğu ihtiyaçta odaklanan, neredeyse tüm karakterlerinin ağır duygusal sorunlarla sessizce mücadele ettiği, yetişkinlerin ruhsal yorgunluklarının çocukların sağlıklı büyümesine engel teşkil ettiği bir kitap. Ödüllü romanı The Dark Room’da Almanya’nın Nazi geçmişinin yeni nesillerin omuzlarına nasıl bir yük bıraktığını ele alan Rachel Seiffert, İngilizce okuruyla 2004’te buluşan bu derlemedeki “Dimitroff” adlı öyküde de bu temayı başarıyla sürdürüyor. Diğer öykülerde de, bazen açıkça belirtilmese bile politik bir fon mevcut; çünkü yazar öykülerine mekan olarak çoğunlukla Doğu Avrupa ülkelerini seçmiş ve Soğuk Savaş’ın gündelik hayat üzerinde hâlâ hissedilen etkilerini ortaya koymuş.

İngilizce orijinali, derlemenin ilk öyküsüyle aynı adı (“Saha Çalışması”) taşıyan bu kitabın Türkçe çevirisinin ismini, bünyesindeki “Mavi” adlı öyküde geçen bir cümleden aldığını da belirtmeden geçmeyelim. Seiffert öykülerini soğukkanlı bir gözlemci gözüyle ele aldığından, kitabına neden “Saha Çalışması” adını verdiğini anlamak zor değil. “Günün sonu yok,” cümlesi ise, hamile kız arkadaşının yanına taşınmasını umarak, içinde bulunduğu tüm maddi imkansızlıklara rağmen bir daire tutan Kenny’nin hissettiği çıkışsızlığı ve aslında kitaptaki tüm karakterlerin iç dünyasını çok iyi özetliyor. Dolayısıyla kötü bir tercih değil. Fakat barındırdığı duygusallık, yazarın benimsediği gözlemci duruşla bir miktar çelişiyor.

Günün Sonu Yok, Seiffert’in Türkçedeki ilk kitabı ve hem onunla tanışmak için hem de Batı kültürünün içini bir türlü dökemeyen karakterleri üzerine düşünmek için bir fırsat. İnsan, “Türkiye’den bir yazar bu öyküleri nasıl kaleme alırdı, bu toprakların insanları bu sınavları nasıl verirdi acaba,” diye sormadan edemiyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Macar yazar Gábor T. Szántó’nun romanı Kafka’nın Kedileri, anlatıcımızın üniversitedeki ofisine beklenmedik bir ziyaretçinin, “80 yaşlarında, sakalları karmakarışık, siyah ceketli bir Yahudi”nin girmesiyle başlıyor.

Çok satma kaygısı taşıyan romanların bazı ortak özellikleri var; bunlardan ilki, en basmakalıp haliyle söylersek, okurunun keyifli zaman geçirmesine imkan tanıması. Keyif öznel bir kavram olduğundan, burada biraz duralım.

Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir.

İnsanın doğadan gitgide uzaklaşarak mahkum olduğu modern yaşamı hedef alan, o modern yaşamın mağduru bireyi merkeze koyup onu yiyip bitiren sisteme hunharca saldıran ve nihayetinde kahramanımızı doğayla buluşturan neredeyse bütün hikayeleri seviyoruz.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.