Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İnsanın insana duyduğu ihtiyaç



Toplam oy: 155
Rachel Seiffert
Yüz Kitap
Mesafenin yalnızlığa dönüştüğü hikayeler... Neredeyse tüm karakterlerinin ağır duygusal sorunlarla sessizce mücadele ettiği bir kitap.

Karl Ove Knausgaard, Kavgam’da, annesiyle babası boşandıktan sonra bir zamanlar ailece yaşadıkları evin annesinde kalmasının kararlaştırıldığını fakat annesi babasının hisselerini satın alacak parayı toplayana kadar babasının yılın belli bir bölümünü evde geçirmeyi sürdürdüğünü yazar. Yani annesi birkaç aylığına evi, içinde yaşayan oğluyla birlikte eski eşine bırakır ve eski eşi yeni sevgilisiyle birlikte bu tarihlerde evin imkanlarından faydalanır. Şüphesiz ki bu, onun kanuni hakkıdır, ev hâlâ ona da aittir ve Karl Ove de hiç yadırgamadığı bu durumdan, belirgin bir önem atfetmeden laf arasında bahseder. Türkiyeli bir ailede nice duygusal patlamalara neden olabilecek bu çözüm, Norveç’te hiçbir sorun teşkil etmez. Taraflardan biri bu çözümden içten içe hoşlanmıyorsa bile, bunu kendisine saklaması gerektiğini bilir. Bana sorarsanız, Doğu kültürü ile Batı kültürü arasındaki en temel fark budur. Batı’da büyüyen biri canını çok sıkan bir mevzuyla dertlenirken bile, büyük olasılıkla ailesine ve arkadaşlarına bu konuyu açmamayı yeğler, onların keyfini kaçırmaya hakkı olmadığına inanır. Zaten o da başkalarının dertlerini dinlemek veya bu dertlere çare aramak konusunda isteksizdir. Böylece insanlar aralarında belirgin bir mesafe bırakarak ilişki kurarlar, ki bu durumu bireysellik diye adlandırmak doğrudur.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Günün Sonu Yok ise mesafenin yalnızlığa dönüştüğü hikayeleri inceleyen, yoksullukla sınanan insanın insan yakınlığına duyduğu ihtiyaçta odaklanan, neredeyse tüm karakterlerinin ağır duygusal sorunlarla sessizce mücadele ettiği, yetişkinlerin ruhsal yorgunluklarının çocukların sağlıklı büyümesine engel teşkil ettiği bir kitap. Ödüllü romanı The Dark Room’da Almanya’nın Nazi geçmişinin yeni nesillerin omuzlarına nasıl bir yük bıraktığını ele alan Rachel Seiffert, İngilizce okuruyla 2004’te buluşan bu derlemedeki “Dimitroff” adlı öyküde de bu temayı başarıyla sürdürüyor. Diğer öykülerde de, bazen açıkça belirtilmese bile politik bir fon mevcut; çünkü yazar öykülerine mekan olarak çoğunlukla Doğu Avrupa ülkelerini seçmiş ve Soğuk Savaş’ın gündelik hayat üzerinde hâlâ hissedilen etkilerini ortaya koymuş.

İngilizce orijinali, derlemenin ilk öyküsüyle aynı adı (“Saha Çalışması”) taşıyan bu kitabın Türkçe çevirisinin ismini, bünyesindeki “Mavi” adlı öyküde geçen bir cümleden aldığını da belirtmeden geçmeyelim. Seiffert öykülerini soğukkanlı bir gözlemci gözüyle ele aldığından, kitabına neden “Saha Çalışması” adını verdiğini anlamak zor değil. “Günün sonu yok,” cümlesi ise, hamile kız arkadaşının yanına taşınmasını umarak, içinde bulunduğu tüm maddi imkansızlıklara rağmen bir daire tutan Kenny’nin hissettiği çıkışsızlığı ve aslında kitaptaki tüm karakterlerin iç dünyasını çok iyi özetliyor. Dolayısıyla kötü bir tercih değil. Fakat barındırdığı duygusallık, yazarın benimsediği gözlemci duruşla bir miktar çelişiyor.

Günün Sonu Yok, Seiffert’in Türkçedeki ilk kitabı ve hem onunla tanışmak için hem de Batı kültürünün içini bir türlü dökemeyen karakterleri üzerine düşünmek için bir fırsat. İnsan, “Türkiye’den bir yazar bu öyküleri nasıl kaleme alırdı, bu toprakların insanları bu sınavları nasıl verirdi acaba,” diye sormadan edemiyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

1970’lerde Tutunamayanlar yayımlandığında edebiyat kamuoyunda derin bir sessizlikle karşılanmıştı. Bunun nedenleri epeyce tartışıldı ancak şurasını hatırlatmakta fayda var: Kalbi bu dünya için fazla hassas olanların sayıca artıp toplumda daha görünür olduğu dönemler ile Oğuz Atay’ın kitabının tanınıp bilinirliği arasında doğrudan bir ilişki var.

Silvan Alpoğuz: Postmodern ve politik

 

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.