Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İsis'in peçesini kaldırmak



Toplam oy: 1605
Novalis /// Çeviren: Mehmet Barış Albayrak
Notos Kitap
Sais Çırakları, romantik edebiyatın şaheserlerinden biri olarak raflardaki yerini alıyor.

18. yüzyılın sonlarında Jena Okulu, uzaklara bakma mütehassısları yetiştirmekle meşguldü. Schelling ve Fichte felsefelerinin etrafında kümelenmiş romantikler olarak, büyüsü bozulmuş dünyayı yeniden büyülemeye uğraşıyorlardı. Bu okulun ebedi öğrencilerinden biri olan Novalis ise neredeyse saydam bilekleri ve ateşli hastalık geçirmiş çocuklara has bakışlarıyla yalınkat doğanın ardındaki görünmez olanı görünür kılmanın peşindeydi.

 

Modernizmin doğayı mekanik bir makineye indirgeyen ve insanın elinde kalan anlam kırıntılarını un ufak eden atılımının ardından gelen romantik tepki; doğanın nesneleştirilmeden, insanla doğa arasındaki ezeli ahengi yeniden tesis edecek bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışıyordu. Erken romantiklerin doğa üzerine bu karar ısrarla durmaları, hem felsefede hem de edebiyatta meyvelerini vermekte gecikmeyecekti elbet. Novalis’in Sais Çırakları nam felsefi romanı, yahut şiirsel diyaloğu da, işte bu doğa arayışlarının gece yolculuklarından biri... Paul Klee’nin çizimleri ve yine onun “Doğa Öğreniminin Yolları” başlıklı makalesiyle yayımlandı Sais Çırakları; Türkçede de, romantik edebiyatın şaheserlerinden biri olarak raflardaki yerini almış oldu. 

 

Hikaye malumdur: Mısır’daki İsis Tapınağında tanrıçamızın yüzü örtülü bir heykeli vardır ve heykelin altında, “Benim peçemi hiçbir ölümlü açmamıştır,” yazmaktadır. İnisiye olmak isteyen adaylar bu heykelin önüne getiriliyor ve uyarılıyorlardı: Geri dönmek için son şansınız, eğer dünya menfaatleri bulmak için geldiyseniz çıldırarak öleceksiniz eğer gerçeği arıyorsanız, İsis’in peçesi size açılacaktır. 

 

 

Erken romantiklerin iliklerine işlemiş bu İsis kültü, Sais Çırakları’nda da ebedi yabancı olarak boy gösteriyor. Büyülü bir yabancıya, bir uzak ülkeye başvurularak olağanüstüleştirilen doğa, İsis’in peçesini açmak için yola revan olan çıraklarla bir keşif yolculuğuna dönüşüyor. Sais Çırakları anlatısı çocuk hayretiyle dünyayı izleyen çırakla açılır, ardından doğanın ne’liğine dair uzun bir tartışma başlar. Novalis, dört çırağın dilinden dört farklı görüşü konuşturur. Doğayı insanın karşısında bir düşman olarak konumlayan biri, doğayı yalnız kendi tarihselliğiyle anlayan birine karşı çıkar; yalnız sanatçılar, düşünürler ve çocukların doğayı anlayabileceğini söyler bir diğeri; sonuncusu ise, doğayla metafizik bir bütünleşme, bir ayrılık gayrılık görmeme halinde insanın hem kendini hem de doğayı gerçekten anlayabileceğini söyler. Kim haklıdır bilmiyoruz, ama bildiğimiz bir şey var, o da Novalis’in edebi dehasının Sais Çırakları’nda gün yüzüne çıktığı.

 

Batı felsefe literatüründe bu tip diyaloglar olağandır, farklı görüşler olabildiğine tiyatral üslupla ancak bir o kadar da sağlam argümanlarla okura sunulur. Berkeley’nin Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma’sı mesela. Ancak Novalis’in romanı böyle bir diyaloğa indirgenemeyecek kadar şiirsel. Takır takır ilerleyen diyaloglar yerine üslup denen o rahiyalı şurupla tatlanmış bir sohbeti yudumluyor okur. 

 

Novalis bir yerde anlatıyı böler ve Sümbül ile Goncagül’ün masalını anlatır. Belki de İsis’in peçesini kaldıracak tılsım, bu masalda gizlidir. 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.