Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Jerzy Kosinski



Toplam oy: 14
Kosinski 1940’lı yıllar Doğu Avrupa'sının ürkütücü ahvalini serinkanlı üslup ve mistik öğelerle karılmış etkileyici bir kurgu şemasıyla anlatmıştır. Birbirlerini parçalayan insanlar, birbirlerini yiyen hayvanlar ve hepsine hükmeden tabiat, natüralist bir perspektifle sunulmuştur. Tüm bu kaosun kalbinde, yaşadıkça ölen öldükçe yaşayan o çocuk vardır.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş. Öyle ki, Kosinski babasının dostu olan Katolik bir rahibin hazırladığı vaftiz belgesi sayesinde Polonya’yı kan gölüne çeviren Holokost’tan kurtulmayı başarabilmiş. Bir süre sonra Lodz’un kırsalındaki köylerde çiftçilerin yanında yaşına göre çok ağır işlerde çalışmış ve bu çiftçilerin karıştığı silahlı bir kavgada şahit olduklarından sonra konuşma yetisini geçici olarak kaybetmiş. Bu travmaya, taşrada yaşadığı diğer kötü olaylar da eklenince Kosinski başka köylere doğru yola koyulmuş. Yazarın çocuk başına ve beş parasız halde sürdürmeye çalıştığı hayatın yansımalarını Boyalı Kuş isimli eserinde cılk yaralar kıvamında görmek mümkündür.

 

Kabuslarla dolu bu yolculuğun ardından hem ailesine hem de sağlığına kavuşması, Kosinski’nin edebiyata yönelmesi açısından önemlidir. Yazar, bu dönemeçten sonra uzun yıllar boyunca çeşitli okumalar ve akademik araştırmalarla meşgul olmuştur.

Naziler’in yenilmesi neticesinde onların yerini dolduran Sovyetler’in Doğu Avrupa’da uyguladıkları aşırı politikalara karşı siyasi bilinç geliştiren gruplara dahil olan yazar, komünizm karşıtı yazıları sonrasında epey sancılı süreçler geçirmiş. İşlerin daha vahim hale gelmesine ramak kala da 1957 yılında New York’a kaçmış. Amerika’ya ayak basması, hayalini kurduğu hayatı yaşaması için ona büyük şans getirmiş. Zira New York’ta çeşitli işlerde çalıştıktan sonra zengin bir kadınla yaptığı evlilik, kendi tabiriyle ona yapay cennetin kapılarını aralamış. Kosinski’yi evvela Amerika’ya akabinde de Avrupa’ya tanıtan bu altın yılları, beri yandan da onu New York’un zengin ve entelektüel çevrelerin fenomeni haline getirmiş. Yazarın evinde düzenlediği partiler, dönemin meşhur yazarları, yönetmenleri, müzisyenleri ve iş insanları için toplanma noktaları olmuş. Fakat bu rüya gibi genişleyen hayat, Kosinski’nin kökü çocukluğunda olan ve giderek dallanıp budaklanan buhranlarını dizginlemek için yeterli olmamış. Kosinski girdiği psikolojik krizlerden birinin sonunda; “Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin.” Notunu ardında bırakarak 1991 yılında intihar etmiştir.
Naziler ve çocuk
Kosinski’yi büyük bir yazar yapan eseri Boyalı Kuş’un başkahramanı altı yaşındaki Yahudi bir çocuktur. Çocuğun hayatını kurtarmak için Naziler’in etkisinden uzakta olan bir köye yollanmasıyla başlayan drama, aslında yazarın hayatının odak noktaları değişmiş bir halidir. Çocuğun yanına sığındığı yaşlı kadının ölmesi neticesinde kendisine kalacak, karnını doyuracak bir yer ev bulma ümidiyle yoluna devam etmesiyle gelişen kurgu; içerdiği metaforlarla acıklı bir yol serüvenine dönüşecektir. Bu bağlamda Doğu Avrupa taşrasının gündelik ritmine egemen olan hurafeler, kör inançlar ve Slav paganizminin mistik aurasıyla bezenmiş panoramik görüntüler, romanın sert gerçeklik boyutu açısından etkileyici yerlerdir. Başkarakter, çetin doğa şartları ve savaşın harap edici tesiriyle alt üst olmuş kasabalarda cereyan eden hadiseler çemberinin bazen dışında kimi zamanda tam merkezindedir. Açlıkla, soğukla ve bin türlü korkuyla sınanan çocuk, aynı zamanda yobaz köylülerin psikolojik ve fiziksel şiddetine maruz kalmaktadır. Şiddetin doğasının sorgulandığı bu kısımlarda çocuğun dini- kültürel konumu üzerinden ‘öteki’ kavramı da çok katmanlı şekilde irdelenmiştir. Bu noktada karakterin iç tasvirleri, öteki olma duygu durumu üzerinden işlenmiştir. Buradan hareketle de Yahudi toplumunun yüz yıllar boyunca yaşadığı kem talihe manidar göndermeler yapılmıştır.
Kosinski açtığı büyük parantezlerin içine Nazileri ve destekçilerini koyarken onları ortaçağdaki vahşi Katolik uygulamalarına alkış tutanlarla eşleştirmiştir. Ayrıca ötekilere yapılan mezalimi, geçmişteki cadı avları üzerinden yorumlamak suretiyle Avrupa’nın diğerlerine yaptıkları zulmün cüretkar bir muhasebesini ortaya koymuştur. Roma döneminden İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan süreyi kapsayan bu sorgulamanın kurbanları aynı kaderi yaşamışlar ve yaşayacaklardır. İşbu zulmün öznesi dün dinsiz Romayken sonra Katolik rahipler olmuş şimdi sıra Naziler’e gelmiştir. Asıl şeytan naziler ve onların yaltakçısı olan muhakeme yeteneğini şovenizm rüzgarında yitirmiş köylülerdir. Zira, köylülerin zihin tünellerinde, dedelerinden miras kalan Yahudi nefreti diridir.
İnsanın çekirdeğinde mündemiç duran, şiddeti ve türlü sapkınlıkları dışavurumu canlı bir dil ve cinnet halini çağrıştıran karakter davranışları üzerinden ele alan yazar, tevrati yazarların alışılageldik klişelerinden ötede insan- vicdan ve merhamet üçgenine vurgu yapmıştır. Yine de muhacirlik, vatansızlık, kovulma gibi kavramların muayyen bir döngü içinde Yahudi doktrinine bağlandığını söylemek yanlış olmaz.
Kosinski 1940’lı yıllar Doğu Avrupası’nın ürkütücü ahvalini serinkanlı üslup ve mistik öğelerle karılmış etkileyici bir kurgu şemasıyla anlatmıştır. Birbirlerini parçalayan insanlar, birbirlerini yiyen hayvanlar ve hepsine hükmeden tabiat, natüralist bir perspektifle sunulmuştur. Tüm bu kaosun kalbinde, yaşadıkça ölen öldükçe yaşayan o çocuk vardır. “İnsanlar anlaşamadıklarına göre, dilsizliğin de önemi yoktu.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

“Aksilik bu ya, şeytanlara ben de inanmıyorum...” diye yazmıştı Dostoyevski, 1876 yılında. Halbuki birçok romanında dâhi bir karakterin içinde, ahlakı ve kanunları sorgulayan bir şeytan yatar, Raskolnikov, Stavrogin, yahut Ivan Karamazov gibi.

 

Her gün diri olmanın vermiş olduğu sorumluluk ve insanlar arasında bulunmanın ufak tecrübesi ve trajedisi ile...

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.