Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kahraman, Yazar



Toplam oy: 17

Kahramanlarının gölgesinde kalmış yazarlar vardır, sözgelimi, Tom Sawyer biraz öyledir bana göre. Kimi zaman, sevdiğim yazarlar sorulduğunda şaşırır, “Tom Sawyer,” deyiveririm. Onun kadar olmasa da, John Silver da benim için öyledir. Kendi adıma bu tür karışıklıkların bir sakıncasını görmüyorum; Nicholas Nickleby, pekâla adı Charles Dickens olan bir roman yazmış olabilir. Bu, okurun belirlediği bir alan bana kalırsa. Okur kimi kahramanları unutmuyor, herkese ondan söz ediyor ve böylece edebiyat bilimcileri için son derece değerli bir tartışma alanı açmış oluyor. Kahramanı, yazarın kurguladığı ana karakteri öne çıkarıyor. Ona, öbür kitapların -kahramanı ile anılmayan kitapların- elde edemediği bir ayrıcalık sunmuş oluyor. Burada efsane kahramanlarının izini görüyoruz. Efsanelerin, mitsel kahramanların nasıl doğduğunu bu yönelimleri izleyerek anlayabiliyoruz.

 


Kanımca, yazınsal metinlerde gerçek olanla yazınsal, yani kurmaca olan arasında bir çatışma var hâlâ. Bu çatışma elbette çoğunlukla okur tarafından yaratılıyor. Yani hepimiz tarafından. Bunda eski yaşantımızın izlerini görmek mümkün. Efsaneler yaratan, hikâyeler anlatıp dinleyen ‘sözlü’ yaşantımız.

 

Bilindiği gibi, bugünkü anlamıyla kitap -doğal olarak yazın- yenidir. Hele bizim gibi sözlü kültüre dayalı toplumlar açısından iyice böyle bu. Bu açıdan okuru, dolayısıyla okurun eğilimlerini tanımlarken sözü ve sözün yarattığı etkiyi göz ardı edemeyiz.

 

Kimi zaman, okurların okuma tercihlerini öğrenme, dinleme fırsatı buluyoruz: Yazarın hayal gücüne dayalı romanlardan, hikâyelerden çok, ‘gerçeğe’ dayalı kitapları tercih ediyor çoğu okur. Bu bana göre, gerçek olayları, gerçek kişileri birer mite dönüştürme eğilimini, arzusunu barındırıyor içinde. Gerçeğe yönelik bilgi ya da bilgi sanılan şey, bu durumda gerçeğin kendisinden daha çok çekiyor insanı. Sözgelimi, Toroslar’da yaşayan halk için bugün İnce Memed, Yaşar Kemal’den daha gerçek olabiliyor. Öyle ki, bunda İnce Memed romanının okunmuş olması bile gerekmiyor artık. Romanın anlattığı efsane kahramanının duyulmuş olması -olayları bir kenara bırakıyoruz elbette- elde edilen bilginin hayranlık uyandırması için yeterli oluyor.

 

Yine, yazarlara durup durup sorduğumuz sorular da aynı soruna işaret ediyor: Peki, bu olayları gerçekten yaşadınız mı, yoksa bunlar tümüyle hayal ürünü mü?



Hayal ürünü karşısında dudak bükmek

 

Soru elbette ilk elde hayal ürünü olana duyulan güvensizliği, dahası küçümsemeyi akla getirebilir. Öyleyse hayal ürünü karşısında neden dudak büktüğümüzü düşünmemiz gerekir elbette. Fakat, bu aslında okurun başka bir eğilimini gösteriyor bize: Okur, (ya da kişi, dinleyen ve vakit geçiren insan) bir kişinin (ya da yazarın) başından geçmiş ‘gerçek’ olaylardan yola çıkarak bir kahraman yaratmak istiyor. Dolayısıyla asıl hayali kendisi kuracak. Ya da en azından anlatılanların ‘çoğu gerçek’se, kurulacak hayale ortak olacak.

 

Hikâye anlatıcıları, halk âşıkları, sözlü kültür geleneğinin edebiyatçıları, büyük bir olasılıkla, anlattıklarının gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu açıklamak zorunda kalmıyorlardı. Elbette çoğu zaman ‘yalancılıkla’ itham edilmiş olabilirler. Yine yalan, söz dinleyicileri için elbette ‘hayal’den daha yeğ olabilir.  

 

Bu durum, hikâyelerin ortaya çıkışıyla ilgili bir ipucu verebilir mi bize? Ya da modern edebiyatçıların açıklamalarını geçerli hale getirebilir mi? Kuşkusuz, okurun dinlediği hikâyelere olduğu kadar yazınsal metinlere de katkısı var. Öyle sanıyorum ki geçtiğimiz yüzyıl, okurun (ve tabii yazarın da) anlatılan hikâyelerden kendi payını aldığı bir yüzyıl oldu. Doğal olarak bu edebiyatın yatağını da tümüyle değiştirdi. Kişi, edebiyattan, ‘kendi alanına’ giren kısmı geri aldı. Kimin elinden? Tanrı-yazarların.

 

J. M. Coetzee, bir otobiyografik üçleme yazdı: Çocukluk, Gençlik, Yaz Mevsimi. Özellikle Çocukluk ve Gençlik’te yaşamı ile ilgili gerçekleri, anımsamaları düz bir çizgi halinde anlatıyor. Orta Afrika’da geçen renkli bir çocukluk, Londra’da yaşanan sıkıntılı bir gençlik, olağanüstü deneyimlere, altüst oluşlara rastlanmayan bir yaşam. Burada Coetzee’nin genç bir sanatçı olarak gelişimini izleyebiliyoruz. Kalabalıklardan uzak duruşunu, sessiz, başkaları için enikonu sönük görünen kişiliğini, bir sanatçı olarak nelerden, nerelerden beslendiğini…

 

Coetzee -anlatıda ismi verilmeyen üçüncü şahıs- Gençlik’te, Londra’da edindiği ilk sevgilisi ile yaşadığı gerilimli ilişkisini de aktarıyor. Jacqueline, Coetzee’nin tuttuğu günlüğe meraklı, Coetzee zaman zaman onun defterleri açıp karıştırdığını biliyor. Ve tabii Jacqueline orada kendisine de rastlıyor. Ya da kendisine çok benzeyen bir kıza. Bu kuşkusuz yazının alanlarından birine giriyor: Öyle ya, eğer Jacqueline orada kendisinden söz edildiğini görüyorsa, ki öyle, o zaman defterlerde anlatılanların da gerçeklere uygun olması gerekiyor. Dolayısıyla kimi değişiklikler için tepki duyuyor. Yazı bir ele vermedir. Sevgilisinin bu yazı aracılığıyla kendisini ele verdiğini düşünmüş olabilir pekâlâ.

 

Şöyle diyor Coetzee: “Kalemin kımıldadığı her anın onun gerçek benliğini kaydettiğini kim iddia edebilir? Belki bir an onun gerçek benliğiyken başka bir an uydurmadır? Bundan nasıl emin olabilir? Bundan emin olmayı neden istesin?” (s. 192, Taşra Hayatından Manzaralar, Çeviren: Suat Ertüzün, Can Yayınları, 2011.)

 
Yazının, yazınsal bir metnin gerçeklere uymadığı ortada. Fakat biliyoruz ki, söz de gerçeklere uymuyordu. Ama o zaman, bir hikâyeyi yalnızca kulaklarımızla dinlediğimiz çağda, bunu görmüyorduk. Hikâye, bir nesne gibi göz önünde katılaşıp kalmıyordu. Jacqueline, okuduklarının kendi gerçek benliğini yansıtıp yansıtmadığından neden emin olmak istiyordu? Kendi benliğinin katılıp kalmasından, orada kıpırtısız sonsuza kadar durmasından mı rahatsız olmuştu acaba?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca,  Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.

Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır, sorusunu geçeli çok oldu. Artık bizim için tarih popüler kültür ürünlerinin kullanımına açılmış bir engin alandır.

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Söyleşi

Behçet Çelik: Okuyucuyu hesaba katarak yazmıyorum
Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk.

ŞahaneBirKitap

Consuelo, ona ailesinin verdiği isim: Meksikalı bir kadın, hizmetçilerin hizmetçisi, hiç sesi çıkmayan, durmaksızın acı çeken, katlanan ve dayanan. Connie, onun koleje gidip iki yıl burada okumayı başarmış hali, bir parça da olsa toplumun diplerinden yukarılara uzanmasını sağlayan.

Anket

Okuma kültürünün yaşı olur mu?

Ceren Çıplak sokağa çıktı ve sordu: Yeni türeyen 'gençlik edebiyatı' kategorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce okumanın yaşı olur mu?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun