Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kendini yeniden var eden kadının romanı



Toplam oy: 659
Gözde Kurt romanıyla başımıza gelebilecek iyi olasılıkları hatırlamamızı sağlıyor. Dünya bir umut, her gün yeniden doğuyorsa olağandır o zaman yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalmak.

Her aşk bir keşif alanıdır. Karşınızdakini keşfederken bir yandan da kendinizi keşfedersiniz. Yeryüzü ayaklarınızın altında büyür, çiçeklenir ama hayata karşı attığınız adımlar hafifler. Başlangıçlar ise insanı nedense hep korkutur. Bizim evde Çalıkuşu sendromu diye adlandırdığımız durumdur bu; sevdiğimiz insanların başına öncelikle taş atmayı neden bilinmez huy edinmişiz. Sanırım açtığımız yarayı sevecek mi, onu iyi etmemize izin verecek mi diye merakımızdan bu halimiz. Peki karşı tarafın bize açtığı yaralar, onlardan nasıl sağ çıkılır? Her aşk bir trafik kazası gibi gelir kimi zaman. Aniden. Yüksek hızla. Ve hava yastıklarının asla açılmadığı o an. Sonrası en iyi panik anında birdenbire geliveren o sakinlikle çözülür. Bir köprüde durup sağlam bir nefes alıp, en çok kimin yanında düşülebiliyorsa koşarak onun yanına gitmektir.

 

Gözde Kurt’un yeni romanı Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim kendini yeniden var eden genç bir kadının romanı. Biraz aklı ve mantığı köşeye bırakıp hayal kurmanın insanın hayatını nasıl değiştirebileceğine dair bir hikaye. Yazar kahramanının adına dair bilgiler verse de adını açıklamıyor, anonim olmasının keyfini okura bırakıyor. Sonuçta o genç kadının geçtiği yollardan hepimiz geçtik ya da geçebiliriz gibi bir mesele de var işin içinde. Adı bilinmeyen genç kadın lise mezunu, bir dil okulunda çalışan, ailesi ile ilgili durumları anlaşılan karışık ama pek bahsi geçmeyen kendi halinde yolda önümüzden geçerken dönüp bir kez daha bakmadığımız insanlardan biri. Sıradan. Bir gün aldatıldığını öğrenip erkek arkadaşıyla beraber yaşadığı evi terk etmeye karar veriyor. Taşınırken eşyaları çalınıyor. Elinde sadece sıklıkla nefret ettiği bir iş ve gidebileceği tek yer olarak yakın ve tek arkadaşı olan Kübik’in evi kalıyor.

 

Anonim kahramanın çalıştığı okula evinin bir odasını kiralamak isteyen yaşlıca bir kadın olan Ayşe Hanım geliyor kısa bir zaman sonra. Hayat bu ya, elbette başımıza gelen kötü şeylerin sonrasında iyi birkaç tesadüfle tekrar ayağa kalmak için bahaneler buluruz. “Aslında o kadar da kötü değil,” dedirtir o küçücük anlar bize. Bir süre düşündükten sonra Ayşe Hanım’ın yanında buluyor kendisini. Tek bir sorun var ki Ayşe Hanım onu bir süredir ortalıktan kaybolan kızı Gülden sanıyor. İnsan bazen olmadığı birinin yerinde olduğunu düşünürken bulur kendisini. Anonim kahramanın çok uzun zamandır hasretini çektiği şeyler bir bir sunuluyor önüne. Sıcak bir tabak çorba, taze poğaçalar ve en önemlisi kendine ait bir oda.

 

Vicdanı, aklı, kalbi ve ihtiyaçları arasında sıkışıyor. Sıkıştığı yerde de bir yandan Gülden’i merak edip onun eşyalarını karıştırıp hayat hikâyesini öğrenmeye çalışıyor. O öğrendikçe onun da hayatı alt üst oluyor. Karşısında birçok şeye sahip ama yine de mutlu olmayı beceremeyen bir kadın çıkıyor. Dünyanın altında kalan Gülden’in dünyasının altında kalıyor. Tam Gülden olmaya alışmışken Gülden’in sevgilisi Andreas ortaya çıkıyor. Andreas onu sorgularken bir yandan da ona kendi hikâyelerini anlatmaya başlıyor. Bir yandan Andreas’a bir yandan Andreas ve Gülden’in yaşadığı aşka âşık olurken buluyor kendisini.

 

 

 

Gözde Kurt’un romanı Kurtuluş civarında geçiyor. Kurtuluş İstanbul’un en uzun sokaklarına sahip bir semt. Şu sıralar her köşesinde yenilenen binalar olsa dahi, eski mahalle ruhunun asla kaybolmadığı birkaç semtten biri İstanbul’da. Burada yeni ya da eski her binanın içerisinde en az bir tane garip bir hayat hikayesiyle karşılaşırsınız. Kurtuluş civarında yapılan kentsel dönüşüm nedeniyle artık iyiden iyide tam manasıyla kırk milletten insanın bir arada yaşadığı bir yer haline git gide dönüşüyor.

 

Kahramanların kendi hikayelerini anlatırken 2013’teki Gezi olaylarına çok az da olsa değiniyor yazar. Anonim kahramanımızın yakın arkadaşı olan Kübik’in siyasetin ve sosyal olayların içinde yer alması onun apolitik oluşunu değiştirmiyor. Kübik olayların içine girmişken o olayları seyretmeyi bile tercih etmiyor. Hayatı hızla bir anın bir diğer anı hatırlamaya izin vermediği hızla değişiyor anonim kahramanımızın.

 

Bundan sonrası ise tam manasıyla hayatı akışına bıraktığınızda kendi halinde ve bol sürprizleriyle akan zaman. Bir ay gibi bir sürede bütün hayatı öncesini sonrasını hiç düşünemeyeceği kadar bir hızla değişiyor kahramanımızın. Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim romanı insana aslında biraz koyversek ve dilediğimiz gibi hareket etsek hayatın kendi yönünü belirleyeceğini anlatıyor.

 

Rebeca Solnit Kaybolma Kılavuzu adlı romanında kaybolmayı tam manasıyla zaman kavramını ve iradeyi kaybederek olacağını anlatır. Kurt’un romanında buna benzer bir anlatım var. Anonim kahramanımızın dilinden dinliyoruz bütün olup bitenleri. O an nerede ve nasıl hissediyorsa kendini olabildiğince anlatmayı tercih ediyor. Olan hiçbir şeyi kocaman dramlara çevirmeden, kendi halince, süssüz ve sade bir dille.

 

Yeryüzünde kendinizi tek başınıza hissettiğiniz o an, ilk dakikalarda hep korkunç gelir insana. Dünya kocaman ve siz tek başınasınızdır ve nedense altından kalkılması gereken bir sürü şey var gibi hissedersiniz. Oysa tek başına olmak lükstür. Yeryüzü sonsuzdur ve evrende başınıza gelecek tahmin ettiğinizden çok daha fazla olasılık vardır. Sadece insanın kendini gören gözlerinin olması gerekir. Gözde Kurt romanıyla başımıza gelebilecek iyi olasılıkları hatırlamamızı sağlıyor. Dünya bir umut, her gün yeniden doğuyorsa olağandır o zaman yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalmak. 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.