Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kocaman bir Türk filmi oyunu mu?



Toplam oy: 557
Nermin Yıldırım
Hep Kitap
Dokunmadan, bölümleri açan alıntılarla paslaşarak tamamlanıyor. İster istemez insanın aklından geçiyor: Yoksa bu roman, kocaman bir Türk filmi oyunu mu?

Doksanlı yıllar itibariyle yeni Türk sinemasında televizyon konuşur daha ziyade kadının yerine. Kadın karakterler sessizleştikçe, edilgenleştikçe televizyonun sesi daha da yükselir. Bu eğilim, en açık Zeki Demirkubuz filmlerinden okunabilir. Masumiyet’te kocası tarafından tabancayla dilsizleştirilen Yusuf’un ablası veya bizzat doğuştan dilsiz olan Uğur’un kızı Çilem isteseler de konuşamayacaklarından, iç mekanlardaki televizyonların sesi giderek artacaktır. Televizyon, edilgen bir nesne olmasına rağmen karakterlere yanıt verir, etkinleşir; Yeşilçam’dan karakterler veya çizgi film kahramanı, hayalet Casper, otele gelen misafire “Hoş geldin,” der mesela ya da dayak yiyip otele dönen Yusuf’a “Hayrola, neyin var?” yanıtını verir. Televizyon, senaryoda replikleri olan bir karakter gibidir. Nermin Yıldırım’ın yeni romanı Dokunmadan’ın her bölümünü açan alıntılar, Casper’ın filmdeki yanıtlarını hatırlatıyor. Zaten Dokunmadan’ı, her bölümü açan bu nefis alıntılarla takip etmek de mümkün. Karacaoğlan’dan Çehov’a, Morrissey’den Füruzan’a bambaşka bir harita çiziyor Nermin Yıldırım, romanın özüne ilişkin: Hisli okurlar için ışıklı bir ikinci kat. 

 

Yirmi dokuz yaşında, genç bir kadının, Adalet’in romanı, Dokunmadan. Doktorları tarafından çok az ömrünün kaldığını öğrendiği sahneyle başlıyoruz. Sonradan tüm romanı bir virüs gibi saracak olan Adalet’in suçluluk duygularıyla tanışıyoruz. Sözlük ve kelime zengini çocukluğunda suçluluklar ve hata sahibi aramalarla nefessiz kalıyor Adalet. Ki nasıl büyüsün? Hatalar, pişmanlıklar… Suçlunun kim olduğunu bulabilecek miyiz? Asghar Farhadi’nin filmlerinde olduğu gibi, suç-ceza mekanizmaları, karşı karşıya gelişler, “şimdi kim suçlu” sorusunun olayların merkezine oturuşu, Dokunmadan’ın önemli çekirdekleri. Ömür abaküsünü tekrar tekrar elden geçirecek Adalet.

Çarpa çarpa kendisi öğretenler…

 

Nermin Yıldırım’ın çok hoş bir dil aritmetiği var. Eski ve yeni sözcükleri, akıcılığı hiç burkmadan, öyle bir matematikle bir araya getiriyor ki... Kalplerde usulca yer değiştiren kavimler, ruhlarımızdaki şeytanlar, dibinde akreplerin dolandığı eski çuvallar; hatırlamanın, hafızanın giyilmekten yıpranmış eski hırka ipleri ayaklarımıza dolanıyor.


Kör köpekler, tek gözlü oyuncak ayılar, küp küp sebze yemekleri, Dali’nin eğri büğrü saatlerine öykünerek uzayan saniyeler, ölü evinde televizyon yasakları derken enikonu Dokunmadan’ın evreninde kayboluyoruz. Masumiyetler yitmeye devam ederken, kırılan aynalar artık eskisi gibi olamıyor. “Sosyolojik gözlem kisvesi altında” televizyonda pür dikkat izlenen izdivaç programlarından gözler ayrılamıyor. Doktorların beden dillerini, haber veya bulut fallarını takip ederken Adalet ile birlikte çocukluk hatalarını telafi etmenin peşinde koşuyoruz.

 

Peki, bu Freudyen eski mahalleri ziyaretleri işe yarayacak mı? Hafızanın, hatırlamanın bulanık göllerinde, hassas düşünmenin fazladan ağırlıkları ile eski mahallenin komple değişimini ruhen kaldırabilecek miyiz? Çarpa çarpa kendisi öğreten rüzgarlar ve zamanlar, hepimizi savuracak.

Pejmürde oyuncak, kolilerde çocukluk


Yabancılara kök söktürenler, sesini yiyenler, kırık dişli dilenciler eşliğinde suçlulukların peşinde yürüyüşümüz sürüyor Dokunmadan’da. Çocukluğa, hem de trenle yapılan bir seyahat, Adalet’e neler getirir? Ve mütemadi arkadaşı Hülya tabii… Hülya hakkındaki sürpriz, elbette roman okurlarının hediyesi olarak kalacak.

 

Şeker fabrikalarında, taşranın tren istasyonlarında çocukluk uykularına, rüyalarına yapılan yolculuklar sürerken; pejmürde oyuncak kolileriyle çocukluk yaralarımızı eşelemeye devam ediyoruz. Ama elbette sevilmeyen çocuklar, büyüdüklerinde sevmeyi hiç beceremeyecekler. Dokunulmayanlar, dokunmayı. Nermin Yıldırım’ın yeni romanında kul kurdukça, felek gülüyor. Bir Facebook hesabı peşinde internet kafelerde veya ufacık bir adres için cızırtılı telefon sesleri ardında koşuyoruz, koşuyoruz. Thelma ve Louise’in farklı bir versiyonu olarak da okunabilir mi Dokunmadan? Kısmen. Ama tam olarak değil.

 

Dokunmadan, bölümleri açan alıntılarla paslaşarak tamamlanıyor. İster istemez insanın aklından geçiyor: Yoksa bu roman, kocaman bir Türk filmi oyunu mu?

 

 

 


 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.