Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Milton’un Hür İnsanı Ve Kayıp Cennet



Toplam oy: 18
Kayıp Cennet ne salt estetik kaygıyla yazılmış bir şiirdir, ne de John Milton’ın ideolojisini şerh ettiği bir söylevdir. O bunların çok üstünde, otoriteye başkaldırışı, isyan etmenin insaniliğini vurgulayan epik bir başyapıttır.

John Milton kendisine ölümünden sonra haklı bir şöhret kazandıracak Kayıp Cennet’i (Paradise Lost) yazmaya başladığında, artık tamamen kör olmuştu. Bu demek oluyordu ki, otoriteye başkaldırışın vücut bulmuş hali olarak addettiği Oliver Cromwell’in mezarından çıkarılıp yargılanışını, vücudunun paramparça edilip kafasının kazığa oturtuluşunu asla görmedi. Belki Westminster Abbey’nin bahçesinde ibret olsun diye sergilenen bu başın çürüyüşünü, sukutuhayalini gizlemeye çalışarak mağrur bir vaziyette dinledi. İdam edilen Charles’ın yerine geçen bir başka Charles’ın taç giyme töreninde yakılan tütsüleri kokladı, kralın idamına imza atan parlamentocuların boyunlarının vurulduğunu büyük bir kederle işitti...

Kayıp Cennet, İngiltere’de monarşinin gücünü ve daha önemlisi itibarını yitirdiği bir devrin ürünü. I. Charles’ın parlamentoyu toplamaksızın “donanma vergisi” adı altında olağandışı bir vergi toplamak istemesi ile patlak veren iç savaş, mezhep çatışmaları ile iyice kızışmış, kralın tahttan indirilmesine sebebiyet vermiş, parlamentocuların karizmatik süvarisi Oliver Cromwell, çalkantılı bir sürecin sonunda idam edilen kralın yerine Lord Protector unvanı ile İngiliz ulusunun başına geçmişti. John Milton, neredeyse 11.000 satırlık bu destansı şiirini yazmaya başlamadan önce I. Charles’ın keyfi yönetimini, birbirinden güç alarak ayakta duran kilisearistokrasi- kral yapısını ve tabii devrim atmosferini pekâlâ görmüştü. Bu sebeple Kayıp Cennet, Eski Ahit'te geçen bir meselin yeniden yorumundan ibaret değildir. İç savaşın; otoriteye ve hatta Latince’ye başkaldırışın şiiridir.

Milton’un Şeytan’ı

Batı kanonunda geleneksel manasıyla “kahraman”, insanüstü bir beden ve dirayetle iyilik için çalışan kişidir. Milton’un şiirinde ise bu özellikleri kendinde toplayan varlık Şeytan’dır. Fakat o kendinden öncekiler gibi erdemli değildir. İnsanüstüdür fakat kusurları ile herkesten çok insandır. “Cennet’te hizmet edeceğime cehennemde hüküm sürerim” diye isyan edip Tanrı’ya savaş açar. Bir zamanlar en güzel ve zarif melek olan Şeytan, bu mücadeleyi trajik bir şekilde kaybeder ve sonsuza kadar hüküm süreceği cehenneme düşer. Havva ve ardından Âdem de Aden Bahçesi’nden sürülür. İnsan ile Şeytan’ın macerası bu anlamda birbirine benzer. Her ikisi de düşmüştür. Fakat bu trajik sonun kaçınılmaz olduğunu asla hissettirmez Milton. “Şunu bil ki Düşüş, biz daha yaratılmadan yaratılmıştır” diyen çağdaşı İngiliz vaiz Theaurau John Tany’in tam karşısında yer alır. Kilisenin; eşyanın kendisine kötülüğün kaynağı olarak bakan görüşünü reddeder. Ona göre kötülüğün sebebi insandır. Tam manasıyla hür olarak gördüğü insan... Kayıp Cennet’in üçüncü kitabında Tanrı şöyle seslenecektir kullarına: “İnsanı âdil ve doğru yarattım, Dik durmaya muktedir, fakat düşmekte hür.”*
Sadece eşyanın kötülüğüne değil, erken modern çağa ait birçok görüşe de katılmaz Milton. Teslis’e bir türlü inanamaz, Katolik kilisesini sürekli eleştirir, boşanmanın erdemleri hakkında risaleler yazar durur. İnsanın aldanmasının faturasını Şeytan’a değil yine insana keser. Eski Ahit’te anlatılan kıssaları kendince yeniden yorumlar. Örneğin Havva’ya kanan ve bu yüzden Tanrı tarafından hakir görülen Âdem imajını reddeder.
“RAB Tanrı Âdem’e, ‘Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için, Toprak senin yüzünden lanetlendi’ dedi.” (Yaratılış 3:17)
Kayıp Cennet’teki Âdem ise, Havva’yı yalnız bırakmak istemediği için günaha giren, suçu bilerek işlemesi hasebiyle eşinden büyük bir günahkârdır. Ama isyan edebildiği için yine bir kahramandır. Milton, Âdem’in aynı anda hem doğru hem de yanlış yolda olduğunu ima eder gibidir. Çünkü onun nezdinde iyilik ve kötülük aslen iç içedir. Areopagitica’da şöyle diyecektir Milton: “Bizim adına iyilik ve kötülük dediğimiz kavramlar neredeyse birbirinden ayrılamayacak kadar beraber filizlenir. İyiliği bilmek için kötülüğü de bilmemiz gerek...”

Düzen yıkmanın çekiciliği

Milton’ın yayıncısı, kitabı ilk eline aldığı vakit 10.000 dizeyi geçen bu eserin kafiyesiz olmasına şaşırır. Milton bu tepkiyi birçok dostundan da almıştır. Hal böyle olunca kitabın önsözünde, şiirlerin kafiyeli olmak zorunda olmadığını, bu alışkanlığın barbar bir dönemden kaldığını yazmak zorunda kalır. Böylece aslında döneminin meşhur birtakım şairlerini de eleştirir. Bilhassa kralcı şairler kafiye ile çoğu zaman da Latince ile yazmaktadırlar. “Yaşasın anadil” diyerek aristokrasinin patronajındaki bu sanatçıları da yerer. Fakat kiliseye, aristokrasiye, krala muhalif tavrı ile Milton’u salt Protestan bir figür olarak görmemek gerek. Sanatında yenilikçi olduğu kadar geleneksel bir taraf da vardır. Homeros ve Virgil’den büyük oranda etkilenmiştir ve hatta eserini onların çalışmalarını örnek alarak planlamıştır.
Northrop Frye, yaratıcı insanları temelde ikiye ayırır: Muhafazakârlar ve radikal reformistler. Ona göre iki tip sanatçı da büyük eserler verebilirler. Fakat ilk gruptakiler, kullandığı formun –roman, şiir, arya, şarkı, peşrev vb.- imkânlarını sonuna kadar kullanırken; ikinci tip sanatçıların ifade gücü, formun hududunu aşar. Onları yenilikçi yapan da budur. Dehaları çağdaş formlara sığmadığı için, istemeden yahut bilmeden reform yaparlar. Tanburî Osman Bey’in hüzzam peşrevini dinlediğimizde bir peşrevin ne kadar güzel olabileceğini görürüz. Fakat Refik Fersan’ın şeddiaraban peşrevini dinlediğimiz vakit, peşrev denen şeyin hislerimize ne denli tercüman olabildiğine şaşarız. Diğer bir ifadeyle, peşrev ile anlatılabilecek olana hayret ederiz... Milton’u bu minvalde hem muhafazakâr hem de radikal reformist olarak görür Christopher Ricks. Çünkü Kayıp Cennet’i okuduğumuzda hem İngilizcenin gücünü hem de İngilizce ile anlatılabilecek olanı görürüz.
Kayıp Cennet ne salt estetik kaygıyla yazılmış bir şiirdir, ne de Milton’ın ideolojisini şerh ettiği bir söylevdir. O bunların çok üstünde; Tanrı’nın adaletini sorgulayan, isyan etmenin insaniliğini vurgulayan epik bir başyapıttır. Milton’un Şeytan’ı, devrimler çağının kahramanının bir prototipini andırır. Dr. Samuel Johnson, bu isyankâr kahramanın yaratıcısını şöyle tanımlayacaktır: “John Milton hükümdarlardan ve piskoposlardan nefret ederdi. Zira itaat etmesi gereken kimseyi sevmezdi. Milton’ın amacı düzen kurmaktan ziyade yıkmaktı. Otoriteden nefret ettiği kadar özgürlüğü sevmiyordu.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.