Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Mimarlık ve mimarlığın ütopyaları



Toplam oy: 102
Peter Stamm // Çev. Regaip Minareci
Nebula
Yedi Yıl, iyi düşünülmüş, iyi kurulmuş bir kitap. Michael Haneke filmlerinde sık sık gördüğümüz, Orta Avrupa’nın iyi eğitimli, kozmopolit, müreffeh ailelerinin görünüşteki mükemmelliklerinin altında yatan gerilimleri işliyor.

1963 doğumlu İsviçreli yazar Peter Stamm, çağdaş Almanca edebiyatın başarılı isimlerinden. Romanları, tiyatro eserleri, radyo oyunları ile tanınıyor, pek çok ödülü var. Muhasebecilik ile başlayan hayatının yönünü –bir süre psikiyatri çalıştıktan sonra– edebiyata ve gazeteciliğe çevirmiş; edebiyatıyla günümüz meselelerini, insan ruhunun bugünlerde yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor. Dilde süsü azaltmaya dayalı, güçlü bir anlatımı var: Metni kısa cümlelerle, doğrudan konuşmalarla kurarak olan bitenin tümünü, ilişkilerin arka planını okurun zihninde canlandırmasını sağlıyor. İthaki Yayınları’ndan çıkan Böylesi Bir Günde ve Uçuyoruz’dan sonra, Türkçedeki üçüncü kitabı Yedi Yıl, yakın bir zaman önce Nebula tarafından yayımlandı.


Yedi Yıl, iyi düşünülmüş, iyi kurulmuş bir kitap. Michael Haneke filmlerinde sık sık gördüğümüz, Orta Avrupa’nın iyi eğitimli, kozmopolit, müreffeh ailelerinin görünüşteki mükemmelliklerinin altında yatan gerilimleri işliyor: Çok güzel bir kadın, çok yakışıklı bir adam, ikisi de mimarlık öğrencisi, görmüş geçirmiş bir dostlarının da hafifçe itelemesiyle birbirlerini bulup evleniyorlar, başarılı bir mimarlık bürosu kuruyorlar, işleri yolunda gidiyor. En azından en başında. Tüm yıllar boyunca, beğenmedikleri, burun kıvırdıkları ne varsa sembolize eden bir güç –göçmen, zevksiz, fakir, sofu– hayatlarına eşlik ederek hayatlarını belirliyor.

 

 

Kitap boyunca bir tema olarak süren mimarlık ve mimarlığın ütopyaları, kitabın önemli metaforlarından biri: Hayat, Le Corbusier’nin içinde yaşamak için makine mantığıyla tasarlanmış evlerinin mükemmelliğiyle işbirliği yapmıyor bir türlü. Le Corbusier’nin şiarlarına bağlı kalarak kurulan hayat, beklenen sonuçları vermiyor. Oyunu kurallarına göre oynadıklarını, kazandıklarını sananlar bir anda halının altlarından çekiliverdiğini görüyorlar. Kitap, Berlin duvarının yıkılışı ve Doğu Almanya’daki inşaat hamlesinin iyimserliği ile başlayıp 2008 krizlerine ulaşırken, bir yandan da Eski Ahit’teki Yusuf hikayesinin 7 yıllık bolluk ve 7 yıllık kıtlığını yankılıyor.

Stamm çok iyi tanıdığı, belli ki içinde yaşadığı Avrupa refahının insanları mutlu edemediğini, insanların bu ideallere uymaya çabalarken tökezlediğini, oysa burun kıvırılan, eskide kalan o hayatların daha sağlam olabileceğini söylemek istiyor sanki kitabıyla. Tevrat’ın arzu edilmeyen kadını Lea’nın eşdeğeri olan Iwona (bu karakterde bir Gombrowicz karakterinin yansıması da var), Hıristiyanlık doktrininin kişileşmiş hali gibi: Her türlü aşağılanmaya katlanıyor, hiçbirşey beklemiyor, herşeye sabrediyor, yalnızca inancı var; uzun yılların sonunda ödüllendiriliyor da. Oysa, Stamm’ın da psikiyatri pratiği esnasında mutlaka karşılaşmış olduğu gibi, gerçek hayat çok daha acımasız olabiliyor, hayatın silleleri insanların inancına, sabırlarına karşı tümden kayıtsız olabiliyor: Iwona’nın kararlılığı ve inancına karşı, Voltaire’in eşit derecede inançlı Candide’inin başına gelenleri de hatırlatacak bir şüpheciye ihtiyaç duyuyor olabilir kitap.

Kitabı, Almancadan 60’tan fazla çevirisi olan, kendisi de kitabın açılışındaki Münih’in öğrenci hayatını yaşamış Regaip Minareci büyük bir ustalıkla, özenle, dilin katmanlarına, renklerine dikkat ederek çevirmiş. Minareci’nin çevirisi genç çevirmenlere örnek olacak nitelikler taşıyor. Bu ilginç, derinlikli, güçlü yazarı Türkçeye getirdikleri ve bize tanıttıkları için Minareci’ye özenli, zevkli edisyonları için Nebula’ya teşekkür borçluyuz.

 

 

Görsel: Gabriel Garcia Marengo (Unsplash)

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.