Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Müebbetlik bir öykü



Toplam oy: 780
Jenni Fagan /// Çeviren: Şeyda İşler
Sel Yayıncılık
Herkesin 7 gün 24 saat izlendiği bir çocuk yurdunun yarattığı distopik paranoya hissini, bir genç kızın bireysel dramıyla birleştiren Jenni Fagan, sistemle, egemen zihniyetle, iktidarla uğraşan bir roman yazmış.

İskoç yazar Jenni Fagan, Panoptikon adlı romanına iki epigrafla başlıyor. Bunlardan ilki, geleneksel bir halk türküsünden: “Bazen kendimi annesiz bir çocuk gibi hissederim.” Romanın adı okurlarda farklı çağrışımlar uyandıracak olsa da bu alıntı romanın temasıyla ilgili daha çok fikir veriyor, çünkü kitap annesiz, babasız bir genç kızın hayata tutunabilme öyküsünü anlatıyor aslında. İkinci alıntı da Oscar Wilde imzasını taşıyor: “Özgürlük kanlı elleriyle geldiğinde onunla el sıkışmak zordur.” İşte bu cümle de romanın temelinde bir özgürlük mücadelesinin olduğuna işaret ediyor; ancak trajik bir özgürlük öyküsü bu, bizi mutlu sona davet etmektense acı ve hüzünle baş başa bırakan bir özgürlük, kazanılanlarla değil, kaybedilenlerle anlam kazanan bir özgürlük.

 

Adı Panoptikon olan bir romandan, yöneticilerin gözlerinin her an yönetilenlerin üzerinde olduğu, bu izlenme hissinden kaçmak için mücadele verilen distopik bir dünyanın anlatıldığı bir kitap beklenebilirdi. Ne var ki Jenni Fagan, kahramanı Anais’in öyküsünü ideolojik meselesi olan bir distopya olarak değil; acı, kavga, kayıp, korku ve suçla örülmüş bireysel bir öykü olarak kurgulamış. Kısa ve öz olarak ifade etmek gerekirse, bu kitap bir yeniden doğuş öyküsüne sahne oluyor. Bir “kaybeden” olan on beş yaşındaki Anais’ten çalınan onun geçmişi mi, yoksa geleceği mi? Sokakların karanlık yüzüyle yakınlaştıktan sonra, geçmişimizi geleceğimizden ayırıp koparabilir miyiz? Yaşadığımız onca acının ardından yeni bir hayat kurabilir miyiz, yoksa bu acılar “müebbetlik” midir? Özgürlükle el sıkışmak asla mümkün değil midir? Anais’in öyküsü bu soruların etrafında kuruluyor...

 

Diğer yandan, suça eğilimli ya da halihazırda suça itilmiş çocukların ve gençlerin yurtlardaki ya da ıslahevlerindeki zor hayatlarına değinen bir romanın toplumsal bir mesajı olmadığını söylemek mümkün değil elbette. Jenni Fagan sistemle, egemen zihniyetle, iktidarla uğraşan bir roman yazmış, ancak bir kavram olarak “panoptikon” bu romanda arka planda kalan bir mekandan ibaret. Anlaşılan, herkesin 7 gün 24 saat izlendiği bir çocuk yurdunun yarattığı distopik paranoya hissini, asıl dertleri daha büyük olan bir genç kızın bireysel dramıyla birleştirip toplumsal ve bireysel mesajlarını dengelemek istemiş yazar.

 

Anais’in yerleştirildiği ve iki-üç aylık bir dönemini geçireceği Panoptikon, her iki yanında birer kule ve ortasında da bir gözetleme kulesi bulunan dört katlı bir bina. Gizli kapaklı bir şey yapmanın mümkün olmadığı bu binanın sakinleri, kapılarını bile kapayamıyor. Kapılar sadece gözetleme kulesindeki birilerinin bir düğmeye basmasıyla kapanabiliyor. Kısacası kapılar mecburen açık tutuluyor, içeridekileri sürekli kilitli kapılar ardında tutmamak adına, zorla verilmiş bir özgürlük bu adeta. “Daha güvenilir bir ortam yaratmak için, kapıları açık tutmayı tercih ediyoruz,” diyor Panoptikon’dakiler. Ama kimin için bu güvenlik? Gözetlenenler mi, yoksa gözetleyenler mi?

 

İşte bu noktada, yazar çok da güncel bir meseleye eğiliyor ve sosyal medya eleştirisini eksik etmiyor: “İnsanları bir türlü anlayamıyorum; her zaman izlenmek, göze çarpmak istiyorlar. İnternete fotoğraflarını yükleyip hoşlanmadıkları insanların onlara bakmalarına müsaade ediyorlar! Hiç tanışmadıkları insanların da bakmalarına izin veriyorlar ve olduklarından daha ışıltılı görünmeye çalışıyorlar… Sonra bakıp kimi izleyebileceklerine karar vermek ve kimlerin onları izlediklerini kontrol etmek için eve gittiklerinde dahi internete giriyorlar! Tuhaf değil mi bu?”

 

Panoptikon'un gözleri 

 


Anais’in öyküsünün Panoptikon’la ilgili olan kısmı, izlenmenin ve izlenebiliyor olmanın ihtimalinin bile dehşetini açık açık anlatıyor, ancak sicili kabarık bir geçmişi olan Anais’in bir polisin komaya girmesinden sorumlu tutulduğu sırada yerleştirildiği bu yurtta yaşadıkları, ıslahevine yerleştirilme olasılığı, hayatını cezaevlerinde geçireceği beklentisi, uyuşturucularla ilişkisi, ailesiyle ilgili gerçeklerin ve hayallerin hayatında kapladığı yer, bu romanın ağır basan temalarını oluşturuyor. İyilik ve kötülük arasında gidip gelen ve toplumun yaygın ahlak anlayışına karşı kendi etik değerlerinin peşine düşen, kendisini sürekli sorgulayan, hayal kurmayı seven ama gerçekliğin kapladığı yerin de farkında olan bir kahramanın hayatıyla ilgili, aynı zamanda bol diyaloglu, küfürlü ve argolu bu akıcı metnin bazı bölümlerde yeraltı edebiyatına da göz kırptığını söyleyebiliriz.

 

Panoptikon’un sakinlerinin bir kısmı kendilerine “müşteri” denilmesinden rahatsız; onlar, “tutuklu” kelimesini tercih ediyor. Anais ise “müebbetlik” olarak tanımlıyor kendisini. Hayatı boyunca böyle yaşamış ve böyle yaşamaya devam edecek olması, acısının, içinde nefes aldığı hakikatin de “müebbetlik” olması korkutuyor onu, ama Panoptikon’un gözleri yine de direncini kırmıyor.

 

“Bir deneyim ben,” diye başlayan romanda Anais, aslında bir deneyin parçası olmadığının, biyolojik bir ebeveyninin olduğunun, gerçek bir insan olduğunun bilincine varmaya çalışıyor ancak başına gelenler ve etrafında olup bitenler, onun hayatını yeniden kurmasının önünde engel oluşturuyor. Gerçekten yaşadığının farkına varmak istiyor Anais. Bazen karamsar bir kahraman, ancak karanlık bir kahraman değil o; sadece geçmişi karanlık ve geleceğini aydınlatmak istiyor. Elbette Panoptikon’un gözetleme kulesinin ışıklarıyla değil, her şeye rağmen içinde taşıdığı özgürlük ışığıyla.

 

Küçüklüğünden beri mezarlıklarda, otobüs duraklarında, karavanlarda, köprü altlarında uyumak zorunda kalmış Anais’in “deney” dediği o acı hayat, bir hakikat aslında. Jenni Fagan’ın kalemini konuşturduğu bölümlerden biri de neye “hakikat” dediğimizle ilgili: “Hakikat, medcezirle yollarını kesiştiren bir şeydir ve ta ki sizi alıp götürene dek, üst üste, her gece geri gelir. Onu ay getirir. Medcezir teslim eder. Çekip gittiğinde, kıyıdan bir şeyler yürütür… Sonra da hepsini denizin dibine sürükler.”

 

İşte Anais’in hakikati, hayatın ta kendisi; sürekli gelip geçmişimizden bir şeyler götüren ama geleceğimizden bir şeyleri çalmaması için direndiğimiz hayatın… 

 


 

* Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.