Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Mükemmel anne tipi



Toplam oy: 111
Aimee Molloy // Çev. Begüm Kovulmaz
Hep Kitap
Mükemmel Anne, etrafı ona bıkkınlık veren “tiplerle” çevrilmiş annelere yeni bir şey sunmuyor.

Çok satma kaygısı taşıyan romanların bazı ortak özellikleri var; bunlardan ilki, en basmakalıp haliyle söylersek, okurunun keyifli zaman geçirmesine imkan tanıması. Keyif öznel bir kavram olduğundan, burada biraz duralım. Edebiyat seven okurun kendisini şaşırtan, duygu ve düşünce kalıplarını sınayan, hatta sarsan, ona hayatın karmaşıklığını ve insanlar hakkında kesin yargılara varmanın imkansızlığını hatırlatan romanlardan keyif aldığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz gibi, bu türden zorlayıcı bir zevke sahip okurun sayıca azlığını da hemen itiraf edebiliriz. Dolayısıyla çok satma kaygısı taşıyan romanların böylesi bir keyfe nadiren olanak tanıyacağı ve geniş kitleleri buluşturacak, başka bir yolda yürüyeceği açık. Başa dönersek, diyebiliriz ki, çok satma kaygısı taşıyan romanlar, okurun hayat ve insanlar hakkındaki yargılarını sınamak, ona insanın yüzeysellik eğilimini hatırlatmak yerine, onu olay örgüsünün heyecanına çekerek zihnini okurun kendi hayatından bir süre ve çok değil, yalnızca bir miktar uzaklaştırır. (Çünkü okuru fazla uzaklaştırırsa bu defa onu farklı dinamikler üzerinde dönen bu yabancı dünyaya alışma zahmetiyle yorabilir.) Bu ölçülü uzaklık okuru dinlendirirken, heyecanlı olay örgüsü onu romanın sonunu tahmin edebileceği ve -eğer başarılı bir kurgu söz konusuysa- onu şaşırtacak bir oyuna çeker. Bu da bizi başka bir soruya götürüyor: Okur kendisini olay örgüsünün heyecanına nasıl olur da bırakır?


Bana sorarsanız, işin püf noktası, romanın okurun dikkatini dağıtacak diğer unsurlardan temizlenmesi. Kitap karakterlere değil tiplere yer veriyorsa, söz gelimi doktorlar doktorların, taksi şoförleri taksi şoförlerinin tipik özelliklerini taşıyor, bu insanlar biricik olamıyorsa, okur durup biraz düşünmek yerine kendisini olay örgüsüne bırakabilir. Yani çok satan romanların kişileri, okurun yargılarını paylaşır. Eğer yayımlandığı hafta New York Times çok satanlar listesine giren Mükemmel Anne adlı romandaki gibi, karşımıza çeşitli “tiplerde” anne çıkıyorsa mesela, bu daha geniş bir yelpazede anne “modelinin” ana akım haline gelmesindendir; romanın dile getirilememiş ya da bastırılmış olanı ortaya koyma, her annenin biricikliğini vurgulama iddiasından değil…

 

 

“Öncelikle, Francie. Grubumuza bir maskot seçecek olsak, tüylü bir kostüm giyip tezahürat yapacağından emin olarak onu seçerdik. Herkes onu sevsin isteyen Francie hata yapmamak için çok çalışırdı, umut doluydu ve karbonhidratlı yiyeceklere düşkündü. Sonra Colette vardı. Bütün kadınların gözdesi olan Colette güvenilir bir arkadaştı. Şampuan reklamlarına layık kestane saçlarıyla hiçbir konuda zorlanmayan Colorado’lu Colette, evde ilaçsız doğum yapmıştı - üzerine pudraşeker serpilmiş, kusursuz kadındı. Son olarak da Nell: İngiliz, havalı, kitaplardan ve uzman tavsiyelerinden uzak duran biri. İçgüdülerinize güvenin diyen. Ay teşekkür ederim, almayayım’cı.”


Edebiyata düşkün okuru bu romana çekebilecek olan ise, aynı ayda doğum yapan annelerden oluşmuş bir grubun, bebeklerden birinin ortadan kaybolmasıyla medyanın ilgi odağı haline gelmesini içeren olay örgüsü değil şüphesiz; bu örgüdeki sürprizin yaslandığı ve her okurda bulunan bir refleksi fark etme imkanı… Üçüncü tekil anlatıcının bakış açısıyla yazılmış bir bölümde ele alınan karakterlerden birinin diğerlerinden daha fazla öne çıktığını düşünün. Birinci tekil kişi ağzıyla yazılmış sıradaki bölümün anlatıcısı, önceki bölümde öne çıkmış bu karakter olmak zorunda mıdır? Refleksif biçimde öyle olduğunu varsayıyoruz oysa. Birbirini takip eden olaylar arasında bir nedensellik ilişkisi bulunduğunu varsaydığımız gibi tıpkı.


Mükemmel Anne, türünün amacına ulaşmış, yani çok satmış, “başarılı” örneklerinden biri; deniz kenarında tatil yaparken biraz tembellik etmek isteyen edebiyat severlerin ilgisini de çekebilir belki. Fakat altını çizmek gerekir ki, bu roman etrafı ona bıkkınlık veren “tiplerle” çevrilmiş annelere yeni bir şey sunmuyor.

 

 

 


 

 

Görsel: Matt Hoffman (Unsplash)

 

 


 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.