Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Muz Sesleri: Beyrut’un Kalbinin Ece Temelkuran’a Emaneti



Toplam oy: 1167
Ece Temelkuran
Everest Yayınları

“Niye? Çünkü her insanda öyle bir yer var. İnsan kaybolmak ister çünkü. Bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. Bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. Başka türlü katlanamaz aslında kendine.”

Bir ömre kaç hayat sığar, kaç hikaye? Ya insan yaşadığı yere benzemek istemezse? Biz yaka kartlarımızı göstere göstere planlar yaparken yukarıdan bize gülen bir Tanrı varsa hele? Biri, kendi acısını dünyanın merkezinde görmekten utanıp, biri olmadan var olmanın yollarına düşerse? Bu yüzden kendini kaybetmek isterse, Beyrut, Oxford, Paris üçgeninde? Şarkıdaki gibi; “Bir yol ağzında bulsunlar hiçliğimi / Umrumda bile değil söksünler rütbelerimi” diyip dünyayla konuşmak isterse?

Dünyanın dili, herkese Ece Temelkuran’a olduğu kadar cömert midir bilinmez ama Beyrut’un kalbinden bugüne kadar anlatılmamış naif hikayeler sunmuş ona. Latife Tekin Muinar’da “Baktığın her şeyle aranda bir söz olsun” der. İşte Ece Temelkuran da dokuzuncu kitabında; savaşın buyurduğu düzenin ortasında,  incelikli ve insani bir algıyla baktığı şeylerle arasındaki sözü yazmış bize.

Muz Sesleri; Toz, Biz ve Siz olarak üç bölüme ayrılmış. Tozu, haritasının rengine kadar işlemiş Ortadoğu’da, kitabın dediği gibi “Toz önce her şeyi bulanıklaştırıp sonra berraklaştırıyor.”

Ece Temelkuran, Beyrut’u ve aşkı eşine kolay rastlanmayacak bir dille anlatıyor. Bize ve kendine uzaktan bakıyor önce. Sonra kaybediyor kendini Beyrut’un hikayeleri arasında. Beyrut için –aslında aşk için de- “Her şeyden ve herkesten koparır seni. Kendinle baş başa bırakır . Sana kendini itiraf ettirir.” diyor. Kaybettikçe, önce başkalarındaki kendini, sonra kendindeki başkalarını buluyor. Biz ve siz oluyor. Ben oluyor, hiç oluyor. Söyleyeceklerini alışılmış Doğu söylemlerine karşı durarak söyleyip biz’in içinde eriyerek Ortadoğu’nun tozundaki hakikatte yol alıyor. Bizi de yanında götürüyor. Ne kadar görmezden gelsek de, bize dünyanın neresinde olduğumuzu hatırlatıyor.

Avrupamerkezci Oryantalizmin; hikayelerini yağmalayıp tektipleştirdiği Ortadoğu’ya bakışındaki (pis, çorak, sıkıcı, rasyonel olmayan) kadraja daha önce alınmayanları alıyor. Batı tarafından belirlenmiş ve bizim bilinçaltımızda da önkabul halinde bulunan Doğu algısının Beyrut’ta bile ne kadar kozmopolit bir yapı sergileyebileceğini gösteriyor. Beyrut’un tozunun “aslında ne olduğunu” en berrak haliyle bize aktarıyor.

Beyrut’a ve dünya düzenine, hiçbir zaman eyvallah etmediği politik vicdandan ayrı olarak gelişen  mutlak vicdan algısıyla bakıyor… Bize “insanların bir yanlışlık gibi öldüğü Beyrut”tan incelikli aşklar anlatırken politikayı seksin ve aşkın alanına dahil ediyor. Herkesin birey olmaya özendirildiği, dünyevilikten uzaklaştırıldığı, politikadan yalnızca kirli bir şeymiş gibi bahsedildiği günümüzde, insanın; dünyanın ve insanlığın haliyle ilgili duyduğu  kaygının ne kadar da olması gereken bir şey olduğunu ve hayatlarımızı nasıl daha anlamlı kıldığını gösteriyor.

Muz Sesleri; güçlü kurgusuna rağmen, en kurgulanmış haliyle bile gerçeğini koruyor.  Felsefesi, didaktikliği minimize edilmiş tarih bilgisi, ayakları yere basan metaforları ve betimlemeleriyle insana ve aşka iyi gelen, altı çizilecek pek çok cümle sunuyor.

Ancak  kitabın ilk 30 sayfasında kitap genelinde sizi nasıl bir zenginliğin beklediğini tahmin etmeniz sezgisel yollarla mümkün yalnızca. Çünkü kitaptaki tempo ve belirginlik bu sayfaların meydana getirdiği temelden sonra oluşmuş.

Gücünü yarınsızlıktan alan ve Ece Temelkuran’ın tutkuyla bağlandığı Beyrut var kitapta... “Herkesin birbirinde ya da hayat içerisinde eriyemeyecek kadar katı” olduğu Oxford ve Oxford’un kendinden ve tuğlalarını kimsenin yerinden oynatamayacağından emin akademiası var. Kaybolmaktan güzel şey mi var dedirten Paris’te başlayan ve insanın kendi olmasını mümkün kılan bir aşk var; eski çocuk kitapları gibi kokan...

Beyrut’un Jetawi Yokuşu ve oranın her an dibe vurabilecek ve dibin esnekliğiyle her an yukarı çıkabilecek farklı kimliklerdeki insanlarının belki de en çok sahip oldukları şey olan politik bakış açılarıyla beslenip güzelleşen aşkları, içinde erimeyi seçtikleri hikayeleri, korkuyla korkusuzlaşmaları var. Portakal çiçeklerinin kokusu var. Baktıkça güzelleşen adamlar var, şefkat gösterdikçe iyileşen kadınlar.

Şatila Mülteci kampında Doktor Hamza var; “Bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce aşık olur. Ne mutluluktur öte yandaki ne de tadıyla meraklandıran bir acı. Aşk diye buna denir: Bir insan bir insanda tekinsiz bir ev görür.” diyen. Kitaptaki en hazin aşkı o yaşamış eşi Michelle’le. Kızını Beyrut’tan göndermek zorunda kalmış. Gönderirken de ona bir hikayesi olduğunu bilmesi için mektuplar bırakmış. “Bu topraklarla ilgili bilmen gereken tek şey var Filipinam: Herkes herkesi öldürdü” diye yazıyor bir mektupta. Yazdıkça acısı Beyrut’un tozuyla savruluyor. Hamza’nın kızı Filipina var; annesinin, babasının, kendisinin çok uzakta gibi görünen hikayesini Beyrut’un tozuyla kendine yakın etmek isteyen . Marvan var; görüntüsü zarafetine bir türlü yol vermeyen ama bakıldıkça da içinde daha iyiler görünen. Filipina’ya iki bisküvi üzerine binbir özenle lokum sürerken Ece Temelkuran’a yazdığım en güzel şey dedirten. Filipina’ya başka bir hayatın kapısını aralayan...

Oxford’da İslam ve yoksulluk politikaları üzerine master yapan Deniz var. Oxford’a hiç benzemek istemeyen ama ancak benzerse kabul göreceğini bilen... Tekinsizlik ve kırık döküklük özlemiyle masanın iki yanına iki büyük minder koyup kendine çocukluğundaki / çocukluğumuzdaki gibi ev yapan, o evin içinden kardeşine mektup yazan. Mektubunu: “Kadında zaman geçmez. Sakın iyileşmek için zamana güvenme” diye bitiren. İleride Beyrut’tan yarınsız bir zamanın, yaraları nasıl görünmez kıldığını öğrenecek olan.

Tunç var; Deniz’in Oxford’daki sevgilisi, milyondolarcılık oynarken kötü hiçbir şeyde payının olmadığını iddia eden… Ama Deniz kendine soruyor: “Bir insan dünyayı komodinin üzerine koyabilir mi sevişirken? Öyle olmuyor insan nasıl yaşıyorsa öyle sevişiyor. Halkların kaderlerine omletle balık arasında karar veriyorsan öyle öpüşüyorsun, öyle tutuyorsun diğerini. İnsan vicdansızlarla nasıl sevişir çok güzel olsa bile ağzının tadı.”

Deniz ve tez danışmanı arasında geçen zorlu Ortadoğu konuşması Deniz’in kırılma noktası oluyor ve kusursuz metaforlarla beraber Beyrut’a gitme zamanı geliyor. Yolu önce Paris’ten geçiyor. Orada Tunç’a hiç benzemeyen Beyrut’lu yazarımız Ziad’la tanışıyor ve onda gördüğü aşkın o tekinsiz kapısından içeri giriyor. Böylece politikayla, seksle, Arapçayla, aşkla, daha önceden fark etmediği bir kendiyle daha güçlü ve gerçek bir hikayeye başlıyor.
Aşktaki (ve Beyrut’taki) tekinsizlik, çocukken masa altlarında yaptığımız ve kendimizi başka bir hayata sakladığımız o izole ama hikayesini bizim yazdığımız evler gibi geçici bir sığınağı güvenli ve kalıcı yapma hayalini de beraberinde getiriyor. Kitabı bitirince Beyrut’a gitmek için bir çok geçerli “bahanemiz” oluyor.

Ece Temelkuran’ın içinde o kadar çok göz var ki dünyaya onbin yerden bakıyor. Böylelikle de ortaya çok katmanlı, samimi ve özgün bir roman çıkıyor. Muz Sesleri, bu yüzden insanın taa içine dokunuyor ama popüler kültüre malzeme olamayacak kadar da ayrı bir yerde duruyor.

Kurtlarla Koşan Kadınlar isimli kitaptaki cantadora*lar gibi Ece Temelkuran. Biriktirdiği hikayelerle nesiller boyunca aktarılacak bir hayatlar bilgisi işlenmiş “gümüşten omurgasına”.
Yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan bir şey olmadığını bilip anlatıyor şefkatle, kanatmadan. Anlattıkça çoğalıyor. Hayatiyet fışkırıyor her yaradan.

Ortadoğu’nun tozunun içinde sarılıp sarmalandıkları emin bir yer bulmuş şimdi o hikayeler; dünyanın hazin yüzünün güzel hikayeleri... Beyrut’un kalbinin Ece Temelkuran’a, “nadir bir peri”ye emaneti.
 

*Eski öykü derleyicisi

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

“Aksilik bu ya, şeytanlara ben de inanmıyorum...” diye yazmıştı Dostoyevski, 1876 yılında. Halbuki birçok romanında dâhi bir karakterin içinde, ahlakı ve kanunları sorgulayan bir şeytan yatar, Raskolnikov, Stavrogin, yahut Ivan Karamazov gibi.

 

Her gün diri olmanın vermiş olduğu sorumluluk ve insanlar arasında bulunmanın ufak tecrübesi ve trajedisi ile...

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.