Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"MUZ SESLERİ"Nİ DUYMAK GEREKİR



Toplam oy: 1472
Ece Temelkuran
Everest Yayınları

"...Tahta bir kutunun içinde, üzerlerinde insanların kaderleri yazılı taşlar yuvarlanıyor Beyrut'un elinde. Aklı başında şehirlerde, aklı başında hikayeler yazılıyor şimdi. Ama muz sesleri, herkesi hiç kimse yapan o gürültüde duyuluyor yine de...Çuk...çuk...çuk... Tam yaranın içinde."

Böyle bitiriyor Ece Temelkuran "Muz Sesleri"ni. Muz Sesleri, tanıtım nedir, eleştiri nedir; tanıtım cinayet olabilir mi, eleştiri nasıl yapılır; nasıl yapılırsa iyidir, okura yararlıdır gibi konularda düşündürttü beni. Yazının devamında Muz Sesleri'nden bölümler aktaracağım, bir kitap okuru olarak, 'eleştirmen' sıfatına sahip olmayan ve de böyle bir amacı bulunmayan biri olarak; sadece heyecanlanan, edebiyattan elde edilebilecek mutluluğu yakaladığını hisseden ve, evet, böyle de düşünen biri olarak.

Muz Sesleri üzerine Türkçe Dili'nde yazılmış yazılardan, tamamını demeyeyim, ama bir bölümünü okudum, ancak, "Heyecanlanacaksınız, 'insan' denilen türün nesneden özneye dönüşümüne büyük bir katkı olarak göreceksiniz bu kitabı, derinliğine hayran olacaksınız," mealinde bir ifadeye rastlamadım. Yanlış anlaşılmayayım, kimseye, eleştiri ya da tanıtım yazısı yazan hiçbir insana 'eleştiri' yöneltmiyorum, ancak okuma denilen eylem üzerine de bir kaç satır yazmaya, kendim şahsen, engel olamıyorum.

Neden okunur diye de sorulabilir, ben, "Ben neden okuyorum?" diye sorayım, yanıtını vermeye çalışayım önce. Ben, beni zenginleştireceğini, geliştireceğini, yükselteceğini umduğum için okuyorum. Bu yüklemleri rahatlıkla çoğaltabiliriz, bunlar için okuyorum. Bu nedenle de, sevdiğim kitaplar için yazıyorum –eleştirmenlerin böyle bir konforu yok, biliyorum- ve paylaşmak istiyorum.

Ece Temelkuran, okurlarına uzun bir metin armağan etmiş ve nesne haline dönüştürülmüş edilgen insandan, özne olmaya niyetli etkin insana evrimleşmenin –isterseniz devrimleşme de diyebilirsiniz- yollarına ışıklar serpmiş.

Nasıl?

Doktor Hamza'nın, kızı Filipina'ya yazdığı mektuptan:

"...Tatlı kıbbem,
Bu gece bitince ne yapacağız, bilmiyorum. Hep birlikte beklediğimiz o sabah gelip de bu savaş bitince... Hepimiz, sadece 'ülke' adlı bir gemi batıp 'savaş' adlı bir adaya düşünce işe yarayan adamlarız. Eger bir gün 'kurtarılırsak' bu felaket adasından, hiçbir karşılığımız kalmayacak.

Bu gece bittiğinde erkeklerin yatacak yeri olmayacak. Kendilerinde saklanacak, haklı çıkacak bir yerleri, olmayacak. Silahları ve tehlikeleri elinden alındığında, seviştikleri kadınları sabah görünce kaçmak isteyen oğlan çocuklarına benzeyecek bu şehir.

Savaş bizi daha yakışıklı gösteriyor Filipina. Eğer bir gün biterse, erkekler sökülmüş lunapark oyuncaklarına dönüşecek, çürümüş plastiğimiz ortaya çıkacak. Plastik olduğumuz ortaya çıkacak. Kadınlar her sabah kalkıp başka bir hayata başlayabilirler, ama erkekler...Bu topraklarda erkekler öyle bir yerinden yaralı ki Filipina, ne kadar sevsen geçmez.

Kadınlar hep yeniden başlayabilirler Filipina. Ama erkekler... Onlar, savaş olmazsa kabuğunu sürükleyen bir salyangoza benzerler. Kabuklarımızı alırlarsa bizden geriye, gezdiği yerlerde sümüğünü bırakan böcekler kalır. Belki de, tıpkı çocukların salyangozlara yaptığı gibi hepimizin üzerine tuz döküp öldürmeliler. Bana sorarsan tatlı kıbbem, savaşı görmüş insanları barışta sağ bırakmamalı. Çünkü onlar, savaşı koyunlarında uyuturlar. Bir gün yeniden yakışıklı olma hayalı o kadar güzeldir ki barışta onlara güvenemezsin.

Bizim derdimiz ne biliyor musun Filipina? Annelerimizin intikamını almak için büyüyoruz biz. Lanet olası savaşın, tozun toprağın içinde her gece kırık oğlan çocukları büyüyor. Annelerinin babaları yüzünden nasıl ağladığını izleyen oğlan çocukları. Anneleri onlara o kadar aşık ki, yavaş yavaş büyüyüp babalarına benzediklerini görmüyorlar. Her gün biraz daha annelerinin kocası olarak ihtiyarlıyorlar küçükken. Bir gün bir kadın geleceğini sanarak büyüyorlar. Bütün bu saçma denklemi değiştirecek bir kadın. Ama gelse alacak yerimiz yok. Çünkü annelerimiz gibi ağlamayan kadınları nasıl seveceğimizi bilemiyoruz biz."


Şimdi soluğunuzu bırakabilirsiniz. Ece Temelkuran'ın kestiği soluğunuzu. İnsan üzerine yazılmış –öyle ya, tüm kitaplar insan üzerine yazılıyor bir yerde- kitaplıklar dolusu yapıtı süzmüş Temelkuran, size damıtmış. Onun, "Tanıtım biraz fazla abartıldı, bu kadarını beklemiyordum," gibi bir cümlesini okudum gazetelerin birinde, 'çağdışı' denebilecek kadar alçakgönüllü, romanının tadına ne ölçüde varılabileceğinden, umutsuz demeyelim de, biraz temkinli gibi.

Devam:

"...Çünkü dünya Beyrut olmak istiyor durmadan. Beyrut gibi, mahalleleri tanrılardan, tanrılar üzerine uydurulmuş hikayelerden... Olacak. İnsanlar da Beyrutlu olacak sonunda. Kendi hikayeleri içinde kaybolan, kaybolmak için kendine hikaye arayan... Artık hafızasına değil, hikayelere inanan... Sorulardan geriye sadece cevaplar kalacak. Geriye sadece cevapları olan insanlar kalacak. Kavganın kuralı bu; öfkesi büyük olan kazanacak."

Ben, böyle okuyorum Ece Temelkuran'ın Muz Sesleri'ni.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.