Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Nefesi yetmeyen öyküler!



Toplam oy: 1151
Gökhan Yılmaz
Yapı Kredi Yayınları
Zeki ve komik olduğunu düşünen, dille veya kurguyla oynayan, hikayesi eksik, nefesi derdini anlatmaya yetmeyen öyküler. Ama bir o kadar da çağın ruhuna uygun ve popüler.

Zerdüşt elinde fenerle Taksim’de bir kitapçıya girer ve “Edebiyat öldü, onu siz öldürdünüz,” diye bağırır. Bugün, İstanbul’da yaşayan bir Nietzsche’miz olsaydı, böyle yazardı muhtemelen. Nietzsche tüm değerlerin değersizleştiğini söylerken 1800’lerin Avrupa’sından bahsediyordu. Biz de 2000’lerin edebiyatından bahsedeceksek, düşünmemiz gereken en önemli kavramlardan biri devalüasyondur. Postmodern edebiyatın tedavüle girmesiyle de, edebi türlerin klasik sözlük tanımlarını yapmak bile neredeyse imkansız hale geldi. Bu sayede içinde hikaye olmayan öykülerimiz bile olabiliyor mesela. Tamamen yazarın insafına kalmış durumdayız.

 

Bunları bana düşündüren, Gökhan Yılmaz’ın ikinci öykü kitabı İkiye Kadar Sayamamak. İlk kitabı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’la birlikte değerlendirdiğimizde, yazarın öykü dünyasına dair öne çıkan bazı unsurlara rastlıyoruz. Bunlardan ilki dil oyunları/kelime şakaları. Bunlar öyküye derinlik, zenginlik ve humor katabilir. Ancak hikaye anlatmayı bırakıp yalnızca dil oyunlarından ve kelime şakalarından müteşekkil metinler ortaya çıkarmak, hem o metinlere öykü demeyi zorlaştırıyor hem de tüm edebi varlığını bu oyunlar üzerine kurup zeka gösterisi yapmak, arkada akan güzel bir hikaye olmadığında sahih okuru kendinden uzaklaştırıyor. Örneğin “hurda lan bu!” öyküsü, tamamen dil oyunlarından müteşekkil, içbükey bir metin: “Ah sevgilin, neden bu kadar salak olduğun konusunda fikrin olsaydım seni bağışlardım vakıf. Beni bir kere öpebilmek için ayküğya ihtiyacın yok ama. Modern bir ki hüç TIP. Çünkü dudakların doğuştan eğitimli bir kırmızıdır. Şehveti kendinden menkul. Kıymetler borsası açısından bakıl bana biraz. Bana biraz menkul açılardan yaklaş.”

Eksiltili dil ise Gökhan Yılmaz’ın bir diğer özelliği: Tamamlanmamış, kesik, eksik cümleler. Pavese, “Günleri değil anları hatırlarız,” diyordu. Anlatının böyle anlara bölünmesi, dilin de eksik ve fragmental olmasına neden oluyor. Bilinç akışını sık sık kullanan biri için oldukça anlaşılabilir bir tercih. Ayrıca, bu eksiltili cümlelerde, heyecanla yetişkinlere bir şeyler anlatmaya çalışan ufak çocukların kesik diline benzer bir naiflik mevcut.  Fakat bu naiflik, kaotik  bir dünya algısına sahip gibi görünen yazarın elinde dağınık, odaklanamayan, daldan dala atlayan metinlere dönüşebiliyor. Haliyle okur, yazarın bilincinin içinde oradan oraya sürüklenip duruyor. “altyası-haltyazı” öyküsünden bir paragraf bahsettiğimiz durumu somutlaştıracaktır: “Dua katılmak elimi havada. Kimse yoktu. Dua istemesi için elimde. Hiç kimse yoktu. Bile kimse için. Annem duaya katılması.

 

Babam ayakkabı gitmiş. Kimse yoktu. Kuşlara ölüm istemez. Kimse olmasın için. Ama kuşu korudun. Teşekkür ederim. Allah bana şişe var. Yazılı Allah. İyileştim için. Teşekkür için uygun Allah. Kimse olmasın Allah. Sevmesi için sevdim Allah. Kimsem için olmasın Allah.” Bu da bizi, Gökhan Yılmaz’ın –ve hatta koca bir modern edebiyatın– bir diğer özelliğine getiriyor: Ben merkezlilik. Kendi bilincinin içine hapsolmuş, sürekli kendini kurcalayarak ordan malzeme çıkaran yazarların metinleri, haliyle fazlasıyla kendi üstüne örtük ve otobiyografik oluyor. Yazarın sık sık kullandığı temalardan da anlaşılıyor bu durum: Anne-oğul ve baba-oğul hesaplaşmaları, kadın saçı imgesi odaklı bir kadın-erkek ilişkisi ve kuş imgesiyle örülü bir ben algısı. İkiye Kadar Sayamamak’ta karşımıza sağlam hikayelerden ziyade, bu ilişkiler üzerine otobiyografik denemeler çıkıyor. Belki de bunu fark eden Gökhan Yılmaz, dil oyunlarıyla ve kelime şakalarıyla durumu bertaraf etmeye çalışıyor fakat bu sefer de orantısız şakaya maruz kalıyoruz.

 

 

Çağın ruhuna uygun

 

Yine de, kitapta iyi kotarılmış öyküler mevcut: “ölyatağı”, “riyaziye” ve “konu: komşu”. “tanışış”taki sarhoş konuşması ise çok iyi. Postmodern yazarın can simidi üst kurmacaya başarılı bir örnek olan “ben küçükke n negatif tam sayı olm. üz.” öyküsü ise, “Süre sığırlaması yoktur,” gibi sığ bir şakayla biterek, bu yazı boyunca bahsettiğimiz durumu özetliyor.
Gökhan Yılmaz özelinde, edebiyat dergilerini, fanzinleri, blogları ve internet sözlüklerini okuyan bir zamane Nietzsche’si, edebiyattaki bu devalüasyonu hayretle teşhis edecektir. Ağlayabilir bile. Sürekli kendinden bahseden, zeki ve komik olduğunu düşünen, dille veya kurguyla oynayan, çoğu zaman hikayesi eksik, derdini anlatmaya nefesi yetmeyen öyküler. Ama bir o kadar da çağın ruhuna uygun ve popüler. Nietzsche bu devalüasyondan, “üst insan”ların çıkacağını ve yeni değerler inşa edeceğini söylüyordu. Acaba Gökhan Yılmaz bizim üst insanımız mı?

Yorumlar

Yorum Gönder


ben hüseyin bahar ne içtiyse ondan istiyorum. eleştiriyi öldürdün hüseyincim tamam ama bu dille mi, bu karmaşayla mı, bu anlatım bozukluğuyla mı, bu ellerle mi ha bu ellerle mi?

45%
55%

Merhaba,

Eleştirdiğiniz içerikle, sizin içeriğiniz örtüşüyor. Anlam bulamadığınız yazıyı "edebiyat öldü!" gibi klişe bir kalıba yerleştiriyor, günümüzün anlam zenginliğine ihtiyaç duyan kitlesine, basitliğin çaresizliğinden çıkan eleştirinizle cevap veremiyorsunuz. Anlam bulamamanızın nedenini, neden bu kadar basit bir bakış açısına sahip olduğunuzu sorgulayarak başlamanızı tavsiye eder, yeterli bir birikim ve bilgiye sahip olduktan sonra kitabı tekrar okumanızı öneririm. Bence Eleştiri Öldü! çünkü eleştirmek anlamadım ben hikayeyi hem de hikayeye benzemiyor hiç demek değil...

Teşekkürler, Hüseyin Bahar

43%
57%

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.