Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Önemli Olan Kimin Kazandığı Ya Da Kaybettiği Değil, Kimin Daha Çok Dayak Yediğidir!



Toplam oy: 1470
Murat Menteş
İletişim Yayınevi

Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Murat Menteş... Bazen bir kitap okursunuz ve yazarının misyoneri kesilirsiniz; bu üç yazar da benim misyonerlik dönemlerimin kahramanlarıdır. Onuncu yılında 10. baskısını yapan Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ını ailem ve arkadaşlarım arasında elden ele dolaştırmıştım. Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler’ini okumamla Ankara Polisiyelerini hatmetmem bir oldu ve aynı misyonerlik süreci yinelendi.

Dublörün Dilemması’yla namını duyduğum Murat Menteş’le ise Korkma Ben Varım sayesinde tanıştım; böylece misyonerlik kervanıma bir yazar daha katılmış oldu. İçimden sürekli tekrar ettiğim bu üç yazarın birbirlerini hararetle izleyen arkadaşlar olduğunu ve yeni kurulan Afili Filintalar blogunda (www.afilifilintalar.com) Onur Ünlü ile Murat Uyurkulak’ın da aralarında bulunduğu on beş kişilik yazar kadrosunda bulunduğunu yeni öğrendim.

İlkin bir şiir kitabı (Kuzgun’un Gölgesi, 1999) yayımlayan Murat Menteş, sonrasında yazılarını bir araya getirdiği Kaosa Mütevazı Bir Katkı’da (2001) medyanın yıkıcı etkileri, Aynalı Barikatlar’da (2003) terör üstüne kafa yormuştu. Gözden kaçan üç kitaptan sonra ilk romanı Dublörün Dilemması ile de büyük ilgi görmüştü. Geçen yıl yayımlanan Korkma Ben Varım’la ise romanda iddialı olduğunu kanıtlıyor. 

Korkma Ben Varım’ın dört ana karakteri var: Fu, Müntekim Gıcırbey, Şebnem Şibumi, Hayati Tehlike. Tek başına iktidara gelen Performans ve Azim Partisi’nin kurduğu Gönül İşleri Bakanlığı’nın basın müşaviri Fuat Atıf Tufa (Fu), liseden arkadaşı Gıcırbey’e Bakanlık Heyetinin katledilişini araştırırken rastlıyor. Müntekim Gıcırbey, Ruhiye Teyze, Cin Jajha ve Sudanlı doktor Abdülcabbar ile bir çeşit amme hizmeti veriyor; belli bir ücret karşılığında belaya uğramış, başına dert açılmış insanların intikamını alıyor. Tarih okumuş, sözleşmeli işçi olarak girdiği televizyon fabrikasından kovulunca patronu Namık Mıknatıs’tan intikam almak isteyen Şebnem Şibumi’ye âşık olan Müntekim Gıcırbey, aşkını onaylatmak için Gönül İşleri Bakanlığı’ndan AŞKart alıyor ama nafile. Şebnem Şibumi kendini Enver Paşa olarak tanıtan ve mafya babası Atom Bombacıyan’ın himayesinde çalışan Hayati Tehlike’ye gönlünü kaptırıyor. Mafyanın tehdit tarzını romantik bir üslupla taklit ederek etkilediği Şebnem Şibumi’den telekinezi gücüne sahip bir oğlu olduğunu, mafya için çalıştığını ve hayatına dair daha birçok ayrıntıyı saklıyor Hayati Tehlike. Bu yalan girdabından çıkmaya çabalarken de, sevdiği kadının babası eski polis memuru Şerif Şibumi’nin, Bakanlık Heyeti’nin katledilmesinden kendisini sorumlu tutan Fu’nun ve âşık olduğu kadını elinden çaldığını düşünen Gıcırbey’in intikam oklarına maruz kalıyor.

Asıl kahraman, romanın sonuna doğru ortaya çıkıyor. “İyi” kahramanlarla özdeşleşmeye alışık okuru allak bullak edercesine, kötü adam Hayati Tehlike’nin başındaki bu hercümerçten kurtulup kurtulamayacağını dinmeyen bir iştahla merak etmemizi sağlıyor Murat Menteş. Ki kötünün de felsefesi var Korkma Ben Varım’da. Sözgelimi Hayati Tehlike’yi aralarına katılmaya ikna eden Atom Bombacıyan’ın felsefesi ve retoriği okuru da etkiliyor: “Tutarlılık şahsiyetsizliği kamufle eder. Buna karşılık, muktedirler kendileri hakkında kolayca yanılırlar. Sıra dışılık da, sıradanlık da hayatın sonsuz gizeminin parçalarıdır. Ivır zıvırın peşinden koşan bir açgözlü mü olacaksın, paha biçilmez şeylere burun kıvıran bir müşkülpesent mi? Kulağa hoş gelen yalanlar seni yufka yürekli bir köleye çevirebilir. Kısacası, karara varmak için elimizde yalnızca sezgi ve hislerimiz vardır. Fikirler, düşüncelerden doğmaz. Bilginin asıl fonksiyonu, duygularımızı değiştirmesidir. Zihniyet, hissiyata tabidir.”

Dört ana karakterin dışında yan karakterlerle beslenen hareketli bir yapısı var Korkma Ben Varım’ın. Dört bölümde dört ana karakterin birinci tekil anlatımına yaslanıyor kurgu. Bunun yanı sıra yan karakterler de zaman zaman sözü devralıyor. Böylece olayları yan karakterlerin gözünden görmemizi sağlayarak algılayışımızı genişletiyor ve onların hikâyelerini de harmanlandığı çok katmanlı bir metin kotarıyor Murat Menteş. Öyle ki papağanları ve kedileri bile konuşturuyor.

Hatta Gıcırbey’in papağını Huduni’nin kendi hikâyesini anlattığı bölüm, edebiyat tarihimizde bir ilke de imza atarak, çizgi roman tekniğiyle hazırlanmış. Uykusuz çizerlerinden Ersin Karabulut, bu bölümü çizmekle beraber kitabın kapağını da kotarmış.

Yazarın iki romanı arasındaki organik bir bağı göstermesi açısından Fu’nun, Dublörün Dilemması’nın baş kahramanlarından Nuh Tufan’ın lisede kurduğu Afili Filintalar çetesinin üyesi olması ve zamanında Nuh Tufan’la birlikte Gıcırbey’i de çeteye dahil etmeye çalışmasının önemli bir anekdot olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Romanın birçok kahramanı okurla konuşuyor ve bir roman okuduğumuzun altını çiziyorlar sık sık. Sözgelimi, Gönül İşleri Bakanlığı’nın özel kalem müdürü Ezel Zelzele, “Elinizdeki kitabı okumaya devam etmeyin. Atın gitsin. Çok ciddiyim. Değerli vaktinizi boşa harcamayın. Yazıktır,” diye uyarıyor okuru. Arada bunun gibi yabancılaştırma efektleri kullanarak okurla şakalaşmayı sevdiğini söylüyor Murat Menteş. Ezel Zelzele’nin uyarısını dikkate almayan okura her ara başlığın öncesindeki epigramlarla, Fu’nun ağzından Çin atasözleriyle, gansterlerin bilgece sözleriyle altı çizilecek, akılda tutulmaya değer cümleler verdiği gibi bir hayat bilgisi kitabı sunuyor âdeta. Şebnem Şibumi’nin tarihsel anekdotları, Hz. Muhammed’in kedilerinden Mozart’ın nerede gömülü olduğuna kadar, roman kişilerinin edimlerine yedirilmiş birçok ‘genel kültür’ kırıntısıyla okurun açlığını doyursa da, kanımca bazen boğucu da olabiliyor. Emrah Serbes’in, “Korkma Ben Varım’da on romanlık malzeme var. Ama bence bir romanda beş romanlık malzeme olması lazım, on fazla. Yarın bir gün elden ayaktan düşersen, yazamayacak hale gelirsen ne yapacaksın. İdareli yazmak lazım,” ironik ifadesine yer yer katılmadan edemiyor okur.

 “Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir ama hiçbiri henüz cereyan etmemiştir” cümlesiyle başlayan bir romandan neler bekler insan? Nelerle karşılaştığına şaşırır, neleri göremediğine hayıflanır? Belki de en makbulü beklentisiz, önyargısız –hatta daha da ileri gidelim– hissiz ve kitap okurunun haklarını da (sayfa atlama, bitirmeme, tekrar okuma, canının istediği yerde okuma, çöplenme, yüksek sesle okuma, susma, vb.) bilerek başlamaktır bir romana.

Böyle bir ruh haliyle başladığım ve haklarımı âlâsıyla kullanarak canımın istediği yerde, yüksek sesle ya da susarak, altını çizerek, hızlı ya da yavaş okuduğum Korkma Ben Varım’ı, çok katmanlı, hayal gücü pırıltılı, eğlenceli bir roman okumanın verdiği memnuniyetle bitirdim. Dublörün Dilemması’nın Yavuz Turgul tarafından filme çekilmesiyle ilgili bir gelişme olup olmadığını bilmesem de Korkma Ben Varım’ı, Paramparça Aşklar ve Köpekler’in (Amores Perros) yönetmeni Alejandro González Iñárritu’nun objektifinden görmeyi hayal etmek ve Murat Menteş’in yayımlanacak yeni şiir kitabı Garanti Karantina’yı merak etmek gibi başka okur haklarımı da kullanabilirim sanırım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.