Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Önemli Olan Kimin Kazandığı Ya Da Kaybettiği Değil, Kimin Daha Çok Dayak Yediğidir!



Toplam oy: 1433
Murat Menteş
İletişim Yayınevi

Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Murat Menteş... Bazen bir kitap okursunuz ve yazarının misyoneri kesilirsiniz; bu üç yazar da benim misyonerlik dönemlerimin kahramanlarıdır. Onuncu yılında 10. baskısını yapan Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ını ailem ve arkadaşlarım arasında elden ele dolaştırmıştım. Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler’ini okumamla Ankara Polisiyelerini hatmetmem bir oldu ve aynı misyonerlik süreci yinelendi.

Dublörün Dilemması’yla namını duyduğum Murat Menteş’le ise Korkma Ben Varım sayesinde tanıştım; böylece misyonerlik kervanıma bir yazar daha katılmış oldu. İçimden sürekli tekrar ettiğim bu üç yazarın birbirlerini hararetle izleyen arkadaşlar olduğunu ve yeni kurulan Afili Filintalar blogunda (www.afilifilintalar.com) Onur Ünlü ile Murat Uyurkulak’ın da aralarında bulunduğu on beş kişilik yazar kadrosunda bulunduğunu yeni öğrendim.

İlkin bir şiir kitabı (Kuzgun’un Gölgesi, 1999) yayımlayan Murat Menteş, sonrasında yazılarını bir araya getirdiği Kaosa Mütevazı Bir Katkı’da (2001) medyanın yıkıcı etkileri, Aynalı Barikatlar’da (2003) terör üstüne kafa yormuştu. Gözden kaçan üç kitaptan sonra ilk romanı Dublörün Dilemması ile de büyük ilgi görmüştü. Geçen yıl yayımlanan Korkma Ben Varım’la ise romanda iddialı olduğunu kanıtlıyor. 

Korkma Ben Varım’ın dört ana karakteri var: Fu, Müntekim Gıcırbey, Şebnem Şibumi, Hayati Tehlike. Tek başına iktidara gelen Performans ve Azim Partisi’nin kurduğu Gönül İşleri Bakanlığı’nın basın müşaviri Fuat Atıf Tufa (Fu), liseden arkadaşı Gıcırbey’e Bakanlık Heyetinin katledilişini araştırırken rastlıyor. Müntekim Gıcırbey, Ruhiye Teyze, Cin Jajha ve Sudanlı doktor Abdülcabbar ile bir çeşit amme hizmeti veriyor; belli bir ücret karşılığında belaya uğramış, başına dert açılmış insanların intikamını alıyor. Tarih okumuş, sözleşmeli işçi olarak girdiği televizyon fabrikasından kovulunca patronu Namık Mıknatıs’tan intikam almak isteyen Şebnem Şibumi’ye âşık olan Müntekim Gıcırbey, aşkını onaylatmak için Gönül İşleri Bakanlığı’ndan AŞKart alıyor ama nafile. Şebnem Şibumi kendini Enver Paşa olarak tanıtan ve mafya babası Atom Bombacıyan’ın himayesinde çalışan Hayati Tehlike’ye gönlünü kaptırıyor. Mafyanın tehdit tarzını romantik bir üslupla taklit ederek etkilediği Şebnem Şibumi’den telekinezi gücüne sahip bir oğlu olduğunu, mafya için çalıştığını ve hayatına dair daha birçok ayrıntıyı saklıyor Hayati Tehlike. Bu yalan girdabından çıkmaya çabalarken de, sevdiği kadının babası eski polis memuru Şerif Şibumi’nin, Bakanlık Heyeti’nin katledilmesinden kendisini sorumlu tutan Fu’nun ve âşık olduğu kadını elinden çaldığını düşünen Gıcırbey’in intikam oklarına maruz kalıyor.

Asıl kahraman, romanın sonuna doğru ortaya çıkıyor. “İyi” kahramanlarla özdeşleşmeye alışık okuru allak bullak edercesine, kötü adam Hayati Tehlike’nin başındaki bu hercümerçten kurtulup kurtulamayacağını dinmeyen bir iştahla merak etmemizi sağlıyor Murat Menteş. Ki kötünün de felsefesi var Korkma Ben Varım’da. Sözgelimi Hayati Tehlike’yi aralarına katılmaya ikna eden Atom Bombacıyan’ın felsefesi ve retoriği okuru da etkiliyor: “Tutarlılık şahsiyetsizliği kamufle eder. Buna karşılık, muktedirler kendileri hakkında kolayca yanılırlar. Sıra dışılık da, sıradanlık da hayatın sonsuz gizeminin parçalarıdır. Ivır zıvırın peşinden koşan bir açgözlü mü olacaksın, paha biçilmez şeylere burun kıvıran bir müşkülpesent mi? Kulağa hoş gelen yalanlar seni yufka yürekli bir köleye çevirebilir. Kısacası, karara varmak için elimizde yalnızca sezgi ve hislerimiz vardır. Fikirler, düşüncelerden doğmaz. Bilginin asıl fonksiyonu, duygularımızı değiştirmesidir. Zihniyet, hissiyata tabidir.”

Dört ana karakterin dışında yan karakterlerle beslenen hareketli bir yapısı var Korkma Ben Varım’ın. Dört bölümde dört ana karakterin birinci tekil anlatımına yaslanıyor kurgu. Bunun yanı sıra yan karakterler de zaman zaman sözü devralıyor. Böylece olayları yan karakterlerin gözünden görmemizi sağlayarak algılayışımızı genişletiyor ve onların hikâyelerini de harmanlandığı çok katmanlı bir metin kotarıyor Murat Menteş. Öyle ki papağanları ve kedileri bile konuşturuyor.

Hatta Gıcırbey’in papağını Huduni’nin kendi hikâyesini anlattığı bölüm, edebiyat tarihimizde bir ilke de imza atarak, çizgi roman tekniğiyle hazırlanmış. Uykusuz çizerlerinden Ersin Karabulut, bu bölümü çizmekle beraber kitabın kapağını da kotarmış.

Yazarın iki romanı arasındaki organik bir bağı göstermesi açısından Fu’nun, Dublörün Dilemması’nın baş kahramanlarından Nuh Tufan’ın lisede kurduğu Afili Filintalar çetesinin üyesi olması ve zamanında Nuh Tufan’la birlikte Gıcırbey’i de çeteye dahil etmeye çalışmasının önemli bir anekdot olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Romanın birçok kahramanı okurla konuşuyor ve bir roman okuduğumuzun altını çiziyorlar sık sık. Sözgelimi, Gönül İşleri Bakanlığı’nın özel kalem müdürü Ezel Zelzele, “Elinizdeki kitabı okumaya devam etmeyin. Atın gitsin. Çok ciddiyim. Değerli vaktinizi boşa harcamayın. Yazıktır,” diye uyarıyor okuru. Arada bunun gibi yabancılaştırma efektleri kullanarak okurla şakalaşmayı sevdiğini söylüyor Murat Menteş. Ezel Zelzele’nin uyarısını dikkate almayan okura her ara başlığın öncesindeki epigramlarla, Fu’nun ağzından Çin atasözleriyle, gansterlerin bilgece sözleriyle altı çizilecek, akılda tutulmaya değer cümleler verdiği gibi bir hayat bilgisi kitabı sunuyor âdeta. Şebnem Şibumi’nin tarihsel anekdotları, Hz. Muhammed’in kedilerinden Mozart’ın nerede gömülü olduğuna kadar, roman kişilerinin edimlerine yedirilmiş birçok ‘genel kültür’ kırıntısıyla okurun açlığını doyursa da, kanımca bazen boğucu da olabiliyor. Emrah Serbes’in, “Korkma Ben Varım’da on romanlık malzeme var. Ama bence bir romanda beş romanlık malzeme olması lazım, on fazla. Yarın bir gün elden ayaktan düşersen, yazamayacak hale gelirsen ne yapacaksın. İdareli yazmak lazım,” ironik ifadesine yer yer katılmadan edemiyor okur.

 “Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir ama hiçbiri henüz cereyan etmemiştir” cümlesiyle başlayan bir romandan neler bekler insan? Nelerle karşılaştığına şaşırır, neleri göremediğine hayıflanır? Belki de en makbulü beklentisiz, önyargısız –hatta daha da ileri gidelim– hissiz ve kitap okurunun haklarını da (sayfa atlama, bitirmeme, tekrar okuma, canının istediği yerde okuma, çöplenme, yüksek sesle okuma, susma, vb.) bilerek başlamaktır bir romana.

Böyle bir ruh haliyle başladığım ve haklarımı âlâsıyla kullanarak canımın istediği yerde, yüksek sesle ya da susarak, altını çizerek, hızlı ya da yavaş okuduğum Korkma Ben Varım’ı, çok katmanlı, hayal gücü pırıltılı, eğlenceli bir roman okumanın verdiği memnuniyetle bitirdim. Dublörün Dilemması’nın Yavuz Turgul tarafından filme çekilmesiyle ilgili bir gelişme olup olmadığını bilmesem de Korkma Ben Varım’ı, Paramparça Aşklar ve Köpekler’in (Amores Perros) yönetmeni Alejandro González Iñárritu’nun objektifinden görmeyi hayal etmek ve Murat Menteş’in yayımlanacak yeni şiir kitabı Garanti Karantina’yı merak etmek gibi başka okur haklarımı da kullanabilirim sanırım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm.

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.