Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Oryantalizm, Doğu ve Muhammed...



Toplam oy: 1260
Kurban Said
Mızrak İletişim ve Yayıncılık

İlk önce Almanya’da 1932’de yayımlanmış Hazreti Muhammed. Kitabın yazarı Esad Bey’i ise, kendisi üzerine yazılan biyografiden tanıyoruz. Esad Bey’le ilgili Tom Reiss’ın söz konusu biyografisi, ‘The Orientalist’ adını taşıyor. ‘Oryantalizm’ tanımının ise, onsekizinci-ondokuzuncu yüzyılda atağa geçen sanayi kapitalizminin biçimlendirdiği anlayış tarafından çerçevesinin çoktan çizildiğini söylemeye gerek yok. Bir Batılı yazar olarak Reiss’ın, Esad Bey’i, ‘Oryantalist’ olarak özetlerken, söz konusu çerçevenin ne denli dışına çıktığını yada beslendiğini bilemiyoruz. Ancak, Edward Said’in, yirminci yüzyılın sonlarında tekrar gündeme getirdiği, Batılıların üstünlükçü, hegemonyacı bakışından bir hayli uzakta olduğunu söyleyemesek de, aynı saiklerle hareket etmediğini belirtebiliriz.

Bütün bunlardan bağımsız olarak, Esad Bey’in Muhammed’in yaşamını kaleme aldığı eseri, Doğu kültürüyle ilgili önemli bilgiler sunmuyor sadece,  Doğu’nun bir tür epistemolojik haritasını da çıkarıyor.

Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Bakü’de dünyaya gelmiş Esad Bey. Kendisine Lev Abromoviç Nuissimbaum adı verilmiş, daha doğrusu bu adla doğmuş. Daha sonra, on yedi yaşında Müslümanlığı seçmiş.

Esad Bey, Hazreti Muhammed’i boşuna yazmamış. Zira kendisi sonunda İslam’ı seçmiş biri olarak, “yaşamı boyunca, insanlığın tüm dinlerin hoşgörülü, gelişmiş ve zengin bir kültür içinde bir arada yaşayacağı bir altın çağ” umudunu beslemiş. Sonunda bunun da, “modern İslam”la olanaklı olabileceğini düşünmüş. 1942’de ölen Esad bey için Alman yazar Armin T. Wegner şunları yazmış: “Kendi hayatından bir masal yaratan bu yalnız, şansız, Yahudi gencin hikayesi acıklı bitti. Muhammed Esad Bey olarak gömüldü. Mezarının yönü Mekke’ye yöneltilirken, mezar taşına da bir fes çizilmesi unutulmadı.”

Hazreti Muhammed, İslam dini ve son Peygamber (Muhammed) hakkında duyulan ve bilinenlerden farklı bilgileri içermiyor. Ancak, yazarının akıcı diliyle, olaylar ve kişiler arasında kurduğu bağlantıyla,  oluşturduğu mantıksal dizgeyle, daha bir anlaşılma ve netlik kazanıyor. Asıl olarak Muhammed’in yaşamına odaklanıyoruz kitapta. Muhammed’den önce, uzun bir betimleme yapmış yazar. Söz konusu betimlemede, çöl, Araplar ve Bedeviler, bir kültürün (Doğu) temel argümanları olarak belirmiş. Yazar, okuyucusunu adeta az sonra, çölün ve aynı zamanda da çıkmazın üzerinde şekillenecek bir ‘kurtarıcıya’ hazırlamış. ‘Kurtarıcı’ diyoruz, zira çöl yaşamında belirlenen insanlar ve yaşamları zaten yazarın da zaman zaman şiirsel ifadelerle belirttiği gibi “kemirilen ağaçlar” gibidir. Bu anlamda, ‘kurtarıcılık’ ihtiyacını, Muhammed’den bağımsız olarak da düşünmekte fayda var. Sonraki gelişmeler için, büyük keşmekeşliğin ve çok tanrılı dinlerin ağır bastığı Muhammed öncesi Arap topraklarında, tek tanrılı dinin adım adım yaklaşmakta olan ayak seslerinden bahsedebiliriz ancak. Diğer bir yandan da, Tanrıların arasında özel bir yeri ve inananlar açısından önemi olan üç kadın Tanrıça’nin tek tanrılı dinin ağır basmasıyla ortadan yok olması  -bugün göz önünde bulundurulduğunda- kadınların hanesine önemli bir yenilgi olarak yazılabilir.

Öncelikle Muhammed’in nasıl bir sosyal, kültürel, ekonomik atmosferde biçimlendiğini izlerken, daha sonra söz konusu atmosferin bir nedeni ve ürünü olarak şekillenmekte olan irrasyonalizmin ön bilgisine sahip oluruz.

Doğu’nun tüm kokuları

Arap dünyası oluşumunun coğrafi, kültürel bilgisinin yanında, rivayetin ve masalsı dilin de kendine has bir kanal açtığı kitapta, Muhammed’in şekillendiği dünyayı ve tek tanrılı dinin oluşum sürecini gözlemleriz. Anlatıların yer yer masalsı izlenimler bırakmasını; çoğu kez söylenceye dayanan ama bir o kadar da karmaşık Arap dünyasına bağlayabiliriz. Bu yönüyle de bir hayli kendine çeken bir kitap olmasının yanında, asıl vurucu etkisini Muhammed’in iktidar olduktan sonraki yaşamı üzerinde yapan yazar, tüm bu süreci İslam dinine olan hayranlığıyla beslemiş. Böylelikle, Esad Bey’in sempatisi, olumluluk duyguları; İslam dini ve Muhammed’le ilgili anlattıklarını daha bir açığa çıkarmakla kalmamış; keskin çelişkilere takılmış. Dönemi (600) ve koşullarıyla birlikte düşünüldüğünde Muhammed’in insanlara sunduğu yaşam umudu ve harekete geçirme dinamizminin takdire değer bir görüntü arz ediyor olması, yazarın da dile getirdiği gibi dönemin koşullarına sıkı sıkıya bağlı. Muhammed, tam da, “Arabistan çöllerinden, dilencilerin ve göçebelerin topraklarından” yükselmiş. Özellikle Muhammed’in nasıl bir insan olduğuna yönelik ayrıntılar üzerinde çok duran yazar, söz konusu ayrıntılarla bir değil bir çok alt metin sunmuş; “Muhammed hoş kokuları severdi. Doğu’nun tüm kokularını kullanır, kehribardan, miskten, briyantinden, merhemlerden ve saça sürülen çeşitli yağlardan vazgeçmezdi. Geceleri daha dikkat çekici kılmak için gözlerine sürme çekerdi. Hoş kokular sürdüğü kara saçları, iki örgü halinde omuzlarından aşağı sarkardı. Başında her zaman özenle sarılmış ipekten bir sarık olurdu. Muhammed her gün bir kaç kez yıkanır ve dişlerinin kar beyazı olmasını sağlamak için sürekli misvak çiğnerdi; sakalı her zaman bakımlıydı. Dikkat çeken yüz hatları, esmerce bir teni vardı; her türden kokuya duyarlıydı. Örneğin, biri onun yanında soğan ya da sarımsak yiyecek olsa, bundan son derece rahatsız olurdu. Muhammed, görevinden önce işte böyleydi; yaşamı boyunca da böyle oldu. İslam’ın on karakteristik özelliklerinden biri bedene, bedenin gücüne ve güzelliğine duyulan saygıdır. Muhammed, bedeni ve bedene özgü hazları hor gören, bundan tiksinen çileciler ile Hıristiyan tövbekarlardan nefret ederdi. Bunlar onun gözünde sanki başka bir dünyadan gelmişlerdi. Muhammed bunu hiç anlamazdı.”

Muhammed ve iktidar


Muhammed’in sıradan bir insandan, peygamberliğe geçiş sürecini yine rivayetler ve irrasyonel izleklerle anlatarak, sözkonusu sürecin aslına bağlı kaldığını görüyoruz yazarın. Aslında, yazara katılıp katılmadığımızı belirteceğimiz süreç, Muhammed’in daha çok iktidar olma öncesinde oluşan toplumsal durum ve sonrası olacaktır. Zira her ne kadar bir yaşam hikayesi anlatılsa da kitapta, anlatılan yaşam da, büyük bir dönüşümü ifade ettiğinden, bir dinin ortaya sürdüğü keskin, siyasal, sosyal tezlerle ilerleyecektir. Elbette ki, bunda yazarı bağımsız tutmamız gerekiyor. Aslında yazar, büyük bir sevgi ve sempati tonuyla okuyucuyla söz konusu bilgiler arasında bağ kursa da,  600’lü yıllara bugünden bakmanın zihinsel olanaklarıyla, din algılayışının ve mantığının bugüne miras bıraktığı düşünme tarzı açısından itirazları saklı bırakabiliriz.

Muhammed; kendisini dışlayan Mekkeli tüccarlara, yine kendisine düşman olan Yahudilere karşı zafer kazanıp, Medine’de İslam dininin öğretisiyle birlikte, bir peygamber olarak merkeze oturduğunda neler olur? Uzun bir dönem Muhammed’in yenilgisel durumlarına, mücadelesine tanık olduğumuzda, daha çok onun toplumsal kişiliğine, ‘hak’, ‘adalet’, ‘eşitlik’ etrafında dönen çabasına da ortak oluruz. Süreci ve sonucu en iyi özetleyen ise ‘Peygamber’in İktidarı’ bölümü olacaktır.

“İnsanın zayıf” bir yaradılışa sahip olduğunun sürekli vurgusu yapılır. Buradan Muhammed’in de bir insan olarak zayıf olmasını doğal karşılarız. Her defasında güç kavramının nasıl yok edileceğine, her gücü yok eden ögenin bir güç olduğuna dair, -rüzgarın ateşten güçlü olduğu gibi- felsefi konturların anlatımları beslediğini belirtmeden geçmeyelim. Yazarın tutumuyla, anlattıkları arasında bir çok çelişkinin belirdiğini, bu çelişkilerin de değerlendirme yapmada okuyucuya önemli doneler sunduğunun da özellikle altını çizmek gerekiyor. Bunlardan en önemlisi de Muhammed’in kadınlarla olan ilişkisi ve kadının o zamandan bu güne tartışma konusu olan durumuyla ilgili.

Dokuz ev, dokuz kadın ve diğerleri...

 “Mescidin yakınında dokuz ev bulunuyordu; bu evlerin içinde peygamberin eşleri yaşıyordu. Evlilikteki huzuru korumak için aslında her eşe ayrı bir ev veriliyordu. Yalnızca arada bir Peygamber, çıktığı seferlerden güzel bir köle kızla döndüğünde, kızı bir süreliğine eşlerinden birinin evine bırakıyordu. Bu evlerden en güzeli –başka bir deyişle, en az mütevazı olanı- Peygamber’in en sevdiği eşi, Ebu Bekir’in kızı olan güzel Ayşe’ninkiydi. Muhammed Mekke’de onu ilk gördüğünde Ayşe altı yaşındaydı. Peygamber gözlerini ondan alamamıştı. Muhammed o güne dek tek eşi olan Hatice’yi bir süre önce kaybetmişti. Dostunun yüzündeki büyülenmiş ifadeyi gören Ebu Bekir, evlilik çağına geldiğinde kızını O’na vereceğine söz verdi. Ama Ayşe Muhammed’i o denli büyülemişti k, Muhammed onunla dokuz yaşındayken Medine’de evlendi. Evlendiklerinde Muhammed elli yaşındaydı... Gücünün doruğunda tüm Arabistan’a hükmederken, Muhammed’e çok sayıda kadın gönderiliyordu. Son evliliğini ölümünden iki ay önce yaptığı bilinir. Bir komutan uzaklarda yeni topraklar fethettiğinde ya da bir yönetici Muhammed’e saygılarını sunmak istediğinde, O’na başka hizmetlerin yanısıra, güzel köle kızları da gönderirdi. Muhammed bunları arkadaşlarına sunar, bazen de alıkoyardı.”

Baştan da belirttiğimiz gibi, Esad Bey, Hazreti Muhammed’i akıcı, anlaşılır bir dille yazmış. Muhammed’le birlikte, İslam dininin oluşum süreciyle ilgili son derece kayda değer bilgiler sunmuş. Söz konusu bilgiler, şimdiye dek oluşturulan yaklaşımlara yeni bir boyut eklemiyor sadece, -nasıl bir anlam giydirilirse giydirilsin-  tüm dinlerin eninde sonunda, iktidar ve yaşamla olan sıkı ilişkisinde, nasıl yer değiştirdiğine ve  biçimlendiğine dair oluşan alana katkı sunuyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.