Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Psikanalizin sadece divan üzerinde çakılı kalmadığının kanıtı



Toplam oy: 719
Nilüfer Erdem
Yapı Kredi Yayınları
Narsisizm ve Yaratıcılık kitabında bir araya getirilen makalelerde, çeşitli sanat eserleri ve sanatçılar üzerinden, narsisizmin yaratıcılıkla etkileşimi ve yaratıcılığın sağaltıcı etkisi inceleniyor.

Narsisizm kavramının, özellikle psikanaliz kuramında oldukça işlevsel ama aynı zamanda tartışmalı bir yanı var. Tartışmalı kısmı narsisistik olanın, narsisistik olmayandan ayrılmasındaki güçlük; başka bir deyişle belirsizlik. İşlevsel kısmı ise narsisizmin sadece bir tanı kategorisinde değerlendirilemeyeceği, yalnızca psikopatalojik bir düzeye indirgenemeyeceği, insanı ve insanın yaratma gücünü anlamlandırmada oldukça geniş açılımlar sağlaması ve insanın varoluşuna dair önemli bir anahtar kavram olup bambaşka düşünce rotaları sunmasıdır. Bu kavramın türlü bakış açılarına, çok yönlü felsefi açılımlara entegre olabilmesi de, kendisinin oldukça elastik bir kavram olduğunu düşündürüyor.



Narsisizmin adını aldığı mitolojik öyküyü kısaca hatırlayacak olursak... Kendisine âşık olanları umursamayıp onların aşklarını karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne erir, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda “eko” dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Yine günlerden bir gün av peşindeki Narkissos susar ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzünü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir, yerinden kalkamaz; kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. Ancak öyle bir aşktır ki bu; uzanır ama dokunamaz, dokunur ama sevemez. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir; tıpkı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Suat Derviş, Pessoa, Shakespeare...

 

Niyetim narsisizmi bir yere indirgemeye çalışmak değil ancak zihnimden şöyle bir soru geçiyor: Narsisizm bir hastalık mı, yoksa yaratıcılığı besleyen bir davranış biçimi midir? Kuşkusuz ikisi de değil ve aynı zamanda ikisi de…

 

Sigmund Freud’un 1914 tarihli “Narsisizme Giriş” makalesinin yayımlanışının yüzüncü yıldönümünde Galatasaray Üniversitesi, Lyon 2 Üniversitesi ve  Psike İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği tarafından 2014’te “Narsisizm ve Yaratıcılık” başlığı altında bir sempozyum düzenlenmişti. İşte bu sempozyumda sunulan makaleler, yayına Nilüfer Erdem’in hazırladığı Narsisizm ve Yaratıcılık kitabında bir araya getirilerek okurlara sunuldu. Söz konusu makalelerde çeşitli sanat eserleri ve sanatçılar üzerinden narsisizmin yaratıcılıkla etkileşimi, yaratıcılığın sağaltıcı etkisi Türkiye’den ve yurt dışından gelen psikanalistler tarafından inceleniyor. Fransızca metinlerin çevirisi ise Sırma Palademir’e ait.



Örneğin Bella Habip, ağır narsisistik patolojinin ön planda olduğu bir edebiyat örneğini, Hermann Melville’in Kâtip Bartleby’si üzerinden edebiyatın onarım ve yaşam veren işlevlerine dikkat çekiyor. Nami Başer de, “Narkoz’dan Narkissos’a” başlıklı metninde Narkissos imgesini ve Freud’un metnine gelene kadar katettiği yolu, sanat ve felsefe tarihi bağlamında ele almış. Freud’un metnini bir anlamda hazırlayan 19. yüzyıl düşünce ve sanat iklimini betimleyen Nami Başer, Ovidius’tan Stéphane Mallarmé, André Gide ve Marcel Proust’a kadar uzanan geniş bir dönemi takip ediyor ve özellikle de Rousseau’nun “Narkissos ya da Kendi Kendinin Sevgilisi” metninde odaklanıyor. Yavuz Erten ise, “Çöküşün Yarattığı Narsisistik Yaralanma ve Ahmet Hamdi Tanpınar” başlıklı metninde Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını çözümleyerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybı üzerinde yükselen Cumhuriyet’in narsisizm sorunsalını irdeliyor. Kitapta ayrıca Suat Derviş’in Fatma’nın Günahı isimli romanıyla, Hans Christian Andersen’in Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla, Fernando Pessoa’yla, Cahide Sonku’yla, Pina Bausch’la, Shakespeare’le de karşılaşıyoruz.



Pınar Limnili Özeren, sempozyumun açılış konuşmasını oluşturduğu “Yaratıcılığın Kökenleri ve Narsisizm” başlıklı metninde narsisizmin dinamiklerine ilişkin şunları ifade etmiş: “Kişinin kendi nesneleriyle kurmuş olduğu ilişkilerdeki güçlükler, yoksunluklarla şekillenen bilinçdışı düşlemleri sanat yapıtı yoluyla bir temsil alanı bulur. Bu noktada narsisist bireyin yoksunluk ve buna eşlik eden saldırganlıkla örülü iç dünyasını düşünecek olursak yaratıcı eylem bir onarım olduğu kadar, aynı zamanda bir hayatta kalma çabasıdır.” Ve Özeren, sorularıyla okuyucuyu başka bir açıdan düşünmeye sevk ediyor: “Narsisist kişinin yaratmaktan başka çaresi yok mudur? Yaratamayan narsisist kişilere ne olur? Yaratıcılığını, güzelliğini ya da hayranlarını kaybeden bazı sanatçıların içsel iyi nesnelerini bir kez daha kaybettikleri için yıkıcılıklarıyla baş edemediklerini, hatta ölümü tercih ettiklerini hatırlayabiliriz.”


Kitap, teorik bir düzeyde kalmamasıyla, Türkiye’den ve dünyadan çok geniş bir yelpazede doyurucu örnekler sunmasıyla narsisizm gibi karmaşık bir konunun pratik anlamda da etraflıca düşünülüp anlaşılmasına hizmet ediyor. Kitabın dili akademik jargondan uzak, oldukça açıklayıcı ve sistematik bir şekilde örülmüş. Ayrıca kitap, psikanalistlerin çeşitli sanat eserlerine yaptığı psikanalitik çözümlemelerle ve bu eksende yaratıcılığa kafa yormasıyla psikanalizin sadece divan üzerinde çakılı kalmadığının da önemli bir kanıtı.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Seda Mit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.