Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Sahilde Kafka, Uçurumda Murakami!



Toplam oy: 1987
Haruki Murakami
Doğan Kitapçılık

Öncelikle söze bu “doğaüstü” romanın anlattığı doğaüstü hayvanlardan biri olan karga ile başlayalım. ‘Kafka’, Çek dilinde ‘karga’ demek. Kitabın kapağında; muhtemelen romanın kahramanı olan genç erkeğin – Kafka Tamura’nın – kafasında durup “Kafka” kelimesini gagalayan kırmızı karganın, Murakami’nin kafasında tasarlamış olduğu binlerce tuhaf hikaye ve diyalogdan sadece çok ufak bir kısmının ipucunu verebilecek ya da imgeleyebilecek bir imaj olduğu aşikar. Bu, daha kitaba fiziksel olarak ilk dokunuşlarımızda bizi karşılayan ve zamanla tuhaf tesadüfler gibi karşımıza dikilip, tebessüm ederken dudaklarımızı koca bir soru işareti haline getirecek olan ilk unsur.

Daha kapakta başlayan hayal gücü eziyeti, 650 sayfada ne hale gelecek siz düşünün yani!

Kafka adı, günümüz yazınında bir yalnızlık, kara bir hayal gücünün yanında katışıksız gerçekçilik arayışı ve herkesçe kabul edilmiş bir “Ne oldum değil ne olacağım demeli! (Dönüşüm)” tedirginliğinin temsilcisi, şüphesiz. Fakat Haruki Murakami, ölüyü diriltecek cinsten yoğun imajinasyonunun içine bir de alışılmamış türde diyaloglar ekleyince, tam da Japon işi bir kitap çıkmış ortaya. Tadının daha önce yediğiniz hiçbir şeye benzemeyecek kadar olağanüstü olduğunu bildiğiniz ama yine de yemeye çekindiğiniz bir böcek kızartması gibi; temkinli - hatta ürkek ama heyecanla, ufak ufak yaklaştığınız bir Murakami şaheseri.

İlerleyen sayfalarda düşünsel şemamızın taşıyıcı elemanlarını yerinden oynatacak diyaloglardan biri, kitabın ilk bölümlerinde bize tüm sadeliğiyle hoş geldin diyor ve önümüzdeki yolculuğun iskeletinden haber veriyor: “Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla.” diyor genç bir kız, genç bir çocuğa. Ve çocuk yanıtlıyor: “Sanırım bu rastlantı ve arkadaşlıkların, insanın duyguları için önemli olduğu anlamında bir söz.” Belki çok da önemsemeden okuyup geçiverdiğimiz bu Japon atasözü, kitabın tüm kahramanlarının birbirlerinden elma ve armut gibi tamamen farklı karakterlerde olmasına rağmen, hepsinin birden nasıl yolunun kesiştiğinin, hatta bunun sıradan bir ‘yol kesişmesi’ olmasından ötede, toplu bir ‘boyut atlama’ haline gelişinin konu başlığı. Belki de buna, mevzu bahis kehanetin gerçekleşmesi için sırasını bekleyen oyuncuların bir bir sahneye çıkması için gerekli olan parola da diyebiliriz. Ne dersek diyelim, sonuç değişmeyecek: Eğer kitabı kamuya açık bir alanda okuyorsanız, surat ifadelerinize dikkat edin.

Az önce “rastlantıların önemi” üzerine yazmış olduğu paragrafa Murakami yine kendi kendine başka bir paragrafla yanıt veriyor: “İki insanın kol ağzı sürtmüşse, bir nedeni vardır.” Ve bunu söyleyen kahraman tam da size dönüp gözlerinizin içine bakarak açıklıyor bu atasözünü: “Bu, bir önceki yaşamdan kalma bağları anlatır. Dünyada hiçbir şeyin tesadüfen ol-a-mayacağı anlamında kullanılır.”

Gerçekten de hiçbir durumun ve olayın tesadüf mantığıyla geçiştirilemeyecek kadar ince oya işiyle işlendiği roman, kimi zaman size kocaman “Neden?!” çığlıkları attırıyor. Her şey o kadar olağanüstü ki, bunu söylemek bile anlamsızlaşıyor sanırım. Her şey bu multi-olağanüstü döngü içerisinde devinip dururken, anlatılan şimdiki zaman ve önceki zaman arasında bağ kurmaya çalışmaktan yorgun düşebilir insan. Örneğin bölümlerden birinde anlatılan bir “gök cismi” konusunda – eğer sorun benim anlayış kabiliyetimde değilse – oldukça kararsız kalabilir, büyük bir beklenti içerisine girebilirsiniz. Ve geri kalan pek çok hayal ürünü içerikli anlatımda da bu sorun devam edebilir. Hikâyeyi açık etmeyen bağımsız bir örnek vermek gerekirse; tam ‘kırmızı kar yağışının’ sırrına erişmişken, bu sefer de ‘kırmızı’nın sırrına takılıp kalmak gibi, hiç bitmeyen bir hayal diyarı labirenti...

Hikâyeye bağlı kalıp yoldan ayrılmamanın tek yolu, olaylar ve kavramlar arası bağ kurmanız konusunda ısrarcı tavrı olan anlatıma karşı koymak. Murakami’nin 650 sayfa boyunca anlatmış olduğu tüm o hikâyeler – kimi absürd, kimi bu dünyaya ait değil, kimi belki gözlerinizi dolduracak kadar gerçek – aslında bir zamanlar üst üste gördüğünüz ama sizin bile anlatırken güçlük çektiğiniz garip bir rüya gibi. Rüyanın ne anlatmak istediğini bildiğiniz halde, sonu hep bu dünyaya ait bir gerçeklikle bittiği halde, arada olan o tuhaf ve bazen saçma şeylerin ne anlatmak istediğini bir türlü anlayamamanız gibi. Belki başınızı her gece o rüyayı görmek arzusuyla koyarsınız yastığa, ama sabah kalktığınızda yine de tatminsizliğin verdiği ince bir hüsran kalıntısı olduğu yerde durur. Rüyayı bu kadar müthiş kılan da zaten barındırdığı bu gelişigüzel olmayan türdeki tuhaflık ve alışılmamışlıktır, yine de bunu biliriz. 

Hikâye, kendi kahramanlarına kavramlar arası bağın gerekliliğini savunurken ve bunu onlara tecrübe ettirirken, bize aynı cömertlikte davranmıyor. Hikâyenin kahramanlarının kendi aralarındaki münasebetlerde çözümlenemeyen hiçbir durum, anlaşılamayan hiçbir ifade ve sonuçlandırılmayan hiçbir olay yok – gibi duruyor. Kahramanlar, birbirinden tuhaf ve imkânsız gibi görünen onlarca olay karşısında öyle metanetliler ki, hikâyeden alınması gereken daha bir sürü vitamin varmış da sindirilemiyormuş hissi yaratıyor okuyucuda.

Bunların yanı sıra Kentucky Fried Chicken’ın yaratıcısı Albay Harland D. Sanders ya da çizmeleri, şapkası ve bastonuyla birlikte Johnnie Walker birer karakter olarak hikayeye dahil olunca, durum masalsı bir anlatımdan uzaklaşıp ezoterik bir içeriğe doğru ilerlemiş oluyor. Bu iki karakter de bildiğimiz markalaşmış halleriyle etten kemikten birer insan olarak çıkmıyorlar elbette karşımıza. Hikâyede durmaksızın tekrarlanan “metafor” kavramının ne şekilde vücut bulacağı, olayın gidişatına dahil olan kahramanın kişiliğiyle ilgili olsa da bu tür imgelemlerin Murakami tarafından komik hatta absürd bir dille yansıtılması, her kahramana daha fazla tuhaflıkla birlikte daha fazla anlam yükleyen bir ayrıntı olmuş.

Kitabı alırken muhtemelen ilk bakacağımız yerlerden biri olan arka kapakta sözü geçen uğursuz kehanet, beklediğimiz kadar yoğun biçimde ön planda durmaktansa, satır aralarında ve alt metinlerde usul usul ilerleyerek bizi bambaşka bir olay akışına yönlendiriyor. İlk defa Murakami okuyacakların, entrikalarla bezenmiş kovalamacalı bir hikâye bekleyebilecek olma ihtimalleri çok yüksek. Fakat Murakami tam da kendisinden beklendiği gibi, insanların yaşadığı yeryüzü kuralları çerçevesinde gelişen bir kurgu kullanmak yerine başka bir dünyada geçermiş gibi görünen ürkütücü gerçeklikte bir masal anlatıyor.

Her şeye rağmen, hayal ya da gerçek tüm kahramanları ve olaylarıyla birlikte Sahilde Kafka, tarifini arayıp da bulamadığınız lezzetli bir yemek kadar uzak ve bir o kadar da çekici. Muhteşem betimlemeleriyle zihninizdeki beyaz perdeye yansıyan Murakami anlatımı, ne olursa olsun okunmaya değer. Ayrıca fantastik olarak nitelendirilemeyecek kadar olağan bir hayal gücü, gerçek denilemeyecek kadar da sıra dışı bir kurgu, herhalde sadece Murakami’nin kaleminde hayat bulabilirdi. Ancak bunun dozunu sorgulamak geçiyorsa da insanın aklından, devreye hemen Murakami’nin tükenmesi güç ‘hayal kredisi’ giriyor.

Sonuç olarak, Ezop bizimle yaşamış olsaydı, tahtını Murakami’ye bıraktığını düşünebilirdik...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.