Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

"Sana insanlara gülünmez demiştim!"



Toplam oy: 120
Silvina Ocampo // Çev. Fulya Özlem
Nebula
Küçük Prens, bir çocuğun yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını konu ediniyordu; Sonsuz Kule ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayacağımız o şeytani acımasızlığı işliyor.

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda, Borges’in az bilinen bir öyküsünden bahseder. Öykünün başkahramanı olan şair, imparatorun muazzam büyüklükteki, dolambaçlı sarayını mükemmel biçimde tarif eden bir şiir yazar. Bu şiir o kadar mükemmeldir ki, en sonunda saray yerini şiire bırakarak yok olur. Solnit’in hemen akabinde andığı tutsak ressamsa, etrafındaki manzaranın olağanüstü gerçekçi bir tablosunu yapar ve en sonunda da bu tablonun derinliklerine kaçarak gözden kaybolur. Bu öyküler şöyle dedirtir Solnit’e: “Temsil her zaman kısmidir, aksi takdirde zaten adı temsil değil, gerçeğin ürpertici ikizi olurdu.”

1903’te Arjantin’de doğan, 1940’ta Borges ve Bioy Casares’le birlikte Antologia de la literatura fantastica’yı (Fantastik Edebiyat Antolojisi) hazırlayan Silvina Ocampo’nun geçtiğimiz günlerde Türkçe okuruyla buluşan Sonsuz Kule adlı romanının bu temsil meselesi üzerine başka türlü düşündüren bir yanı var. Romanın başkahramanı olan Leandro adlı çocuk, bir ressamın gerçekçi bulmadığı tablolarıyla alay ediyor ve çok geçmeden kendisini bu adamın tablolarından birine konu olmuş penceresiz bir kulenin içinde buluyor. Üstelik burada tutsakken yaptığı resimlerin onun gerçekliğinde hayat bulduğunu, canlandığını da fark ediyor; kuledeyken çizdiği bir elmayı yiyebiliyor örneğin veya resmettiği köpek odanın içinde koşturmaya başlıyor. Fakat Leandro bir türlü aklındaki resmi yapamıyor, tuvalde her zaman onun niyet ettiğinden farklı bir tablo beliriyor. Bu bazen resmetmek istediği şeyi yeterince hatırlayamamasından, bazen de fırçayı maharetle kullanamamasından kaynaklanıyor. Peki, bir sanat eseri gerçek dünyayı birebir temsil etmiyorken ya da yaratıcısının niyet ettiğinden çok başka bir yöne evriliyorken bile (ki genelde böyle olur), yaratıcısı ve ruhuna dokunduğu diğer insanlar için yine de son derece gerçektir, temsilin kısmiliği etkiyi ve gerçeklik duygusunu azaltmak yerine artırır diyebilir miyiz?

 

 

 

 

Küçük Prens gibi mi?


Lewis Carroll’a ithaf ettiği (bunu kitabın önsözünden öğreniyoruz çünkü elimizdeki baskıda böyle bir ithaf sayfası bulunmuyor) Sonsuz Kule’yi gördüğü bir rüyanın etkisiyle yazmaya başlayan Ocampo, o günlerde kaleme aldığı bir mektupta “Küçük Prens gibi bir şey olacak, çocuklar için çok önemli bir fikri, düsturu olan bir roman,” diyerek anlatıyor kitabını. Dolayısıyla insan romanda bu “önemli fikri” aramadan edemiyor. Küçük Prens’in diğer birçok şeyin yanı sıra, bir çocuğun ve içindeki çocuğu yitirmemiş bir insanın yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını vurguladığını söyleyebiliriz. Alice Harikalar Diyarı’nda da onu hizaya getirmek isteyen, ağır Viktoryen kuralların saçmalığını gözler önüne seren bir kız çocuğu vardı. Karşılaştığı o ressamla alay eden ve bu sebeple annesi tarafından, “Sana insanlara gülünmez demiştim,” sözleriyle azarlanan Leandro ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayabileceğimiz o şeytani acımasızlığı taşıyor bence. Cezasını çekmek için gönderildiği odasında - kulesinde-, anne onayından mahrum kalarak acı çeken çocuk, annesinin yerine koyabileceği bir nesne araştırıyor. Leandro, Alice’e bile mektup yazarak kendisine bir suç ortağı, bir destek arıyor ama bir türlü huzur bulamıyor. Üstelik içinde kıvrandığı kulede, ressamda gördüğünü sanarak alay ettiği yeteneksizlikle de boğuşmak zorunda kalıyor.

Peki, ilkokuldaki o zorba çocuklar acımasızlıktan nasıl ve neden vazgeçerler? Şüphesiz, çocuksu coşku ve neşeyi bir ömür boyu muhafaza edenler kadar, o şeytani acımasızlığı hiçbir zaman kenara bırakmayanlar da mevcut. Bırakanlar da bunu onaylanma kaygısıyla mı, yoksa bunun yıkıcı etkilerini fark ettikleri için mi yapıyorlar, galiba orası tartışmaya açık. Sonsuz Kule’nin bu tartışmaya olası katkılarını ise kitabın tadını kaçırmadan okurlarına bırakıyorum.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.