Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

"Sana insanlara gülünmez demiştim!"



Toplam oy: 42
Silvina Ocampo // Çev. Fulya Özlem
Nebula
Küçük Prens, bir çocuğun yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını konu ediniyordu; Sonsuz Kule ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayacağımız o şeytani acımasızlığı işliyor.

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda, Borges’in az bilinen bir öyküsünden bahseder. Öykünün başkahramanı olan şair, imparatorun muazzam büyüklükteki, dolambaçlı sarayını mükemmel biçimde tarif eden bir şiir yazar. Bu şiir o kadar mükemmeldir ki, en sonunda saray yerini şiire bırakarak yok olur. Solnit’in hemen akabinde andığı tutsak ressamsa, etrafındaki manzaranın olağanüstü gerçekçi bir tablosunu yapar ve en sonunda da bu tablonun derinliklerine kaçarak gözden kaybolur. Bu öyküler şöyle dedirtir Solnit’e: “Temsil her zaman kısmidir, aksi takdirde zaten adı temsil değil, gerçeğin ürpertici ikizi olurdu.”

1903’te Arjantin’de doğan, 1940’ta Borges ve Bioy Casares’le birlikte Antologia de la literatura fantastica’yı (Fantastik Edebiyat Antolojisi) hazırlayan Silvina Ocampo’nun geçtiğimiz günlerde Türkçe okuruyla buluşan Sonsuz Kule adlı romanının bu temsil meselesi üzerine başka türlü düşündüren bir yanı var. Romanın başkahramanı olan Leandro adlı çocuk, bir ressamın gerçekçi bulmadığı tablolarıyla alay ediyor ve çok geçmeden kendisini bu adamın tablolarından birine konu olmuş penceresiz bir kulenin içinde buluyor. Üstelik burada tutsakken yaptığı resimlerin onun gerçekliğinde hayat bulduğunu, canlandığını da fark ediyor; kuledeyken çizdiği bir elmayı yiyebiliyor örneğin veya resmettiği köpek odanın içinde koşturmaya başlıyor. Fakat Leandro bir türlü aklındaki resmi yapamıyor, tuvalde her zaman onun niyet ettiğinden farklı bir tablo beliriyor. Bu bazen resmetmek istediği şeyi yeterince hatırlayamamasından, bazen de fırçayı maharetle kullanamamasından kaynaklanıyor. Peki, bir sanat eseri gerçek dünyayı birebir temsil etmiyorken ya da yaratıcısının niyet ettiğinden çok başka bir yöne evriliyorken bile (ki genelde böyle olur), yaratıcısı ve ruhuna dokunduğu diğer insanlar için yine de son derece gerçektir, temsilin kısmiliği etkiyi ve gerçeklik duygusunu azaltmak yerine artırır diyebilir miyiz?

 

 

 

 

Küçük Prens gibi mi?


Lewis Carroll’a ithaf ettiği (bunu kitabın önsözünden öğreniyoruz çünkü elimizdeki baskıda böyle bir ithaf sayfası bulunmuyor) Sonsuz Kule’yi gördüğü bir rüyanın etkisiyle yazmaya başlayan Ocampo, o günlerde kaleme aldığı bir mektupta “Küçük Prens gibi bir şey olacak, çocuklar için çok önemli bir fikri, düsturu olan bir roman,” diyerek anlatıyor kitabını. Dolayısıyla insan romanda bu “önemli fikri” aramadan edemiyor. Küçük Prens’in diğer birçok şeyin yanı sıra, bir çocuğun ve içindeki çocuğu yitirmemiş bir insanın yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını vurguladığını söyleyebiliriz. Alice Harikalar Diyarı’nda da onu hizaya getirmek isteyen, ağır Viktoryen kuralların saçmalığını gözler önüne seren bir kız çocuğu vardı. Karşılaştığı o ressamla alay eden ve bu sebeple annesi tarafından, “Sana insanlara gülünmez demiştim,” sözleriyle azarlanan Leandro ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayabileceğimiz o şeytani acımasızlığı taşıyor bence. Cezasını çekmek için gönderildiği odasında - kulesinde-, anne onayından mahrum kalarak acı çeken çocuk, annesinin yerine koyabileceği bir nesne araştırıyor. Leandro, Alice’e bile mektup yazarak kendisine bir suç ortağı, bir destek arıyor ama bir türlü huzur bulamıyor. Üstelik içinde kıvrandığı kulede, ressamda gördüğünü sanarak alay ettiği yeteneksizlikle de boğuşmak zorunda kalıyor.

Peki, ilkokuldaki o zorba çocuklar acımasızlıktan nasıl ve neden vazgeçerler? Şüphesiz, çocuksu coşku ve neşeyi bir ömür boyu muhafaza edenler kadar, o şeytani acımasızlığı hiçbir zaman kenara bırakmayanlar da mevcut. Bırakanlar da bunu onaylanma kaygısıyla mı, yoksa bunun yıkıcı etkilerini fark ettikleri için mi yapıyorlar, galiba orası tartışmaya açık. Sonsuz Kule’nin bu tartışmaya olası katkılarını ise kitabın tadını kaçırmadan okurlarına bırakıyorum.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Büyülü gerçekçilik denince akla ilk gelen yazarlardan olan Dino Buzzati’nin yüz elli altı mikro metinden oluşan Tam O Anda kitabı, geçtiğimiz günlerde Eren Cendey’in harika çevirisiyle yayımlandı.

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.