Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"Sana insanlara gülünmez demiştim!"



Toplam oy: 137
Silvina Ocampo // Çev. Fulya Özlem
Nebula
Küçük Prens, bir çocuğun yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını konu ediniyordu; Sonsuz Kule ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayacağımız o şeytani acımasızlığı işliyor.

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda, Borges’in az bilinen bir öyküsünden bahseder. Öykünün başkahramanı olan şair, imparatorun muazzam büyüklükteki, dolambaçlı sarayını mükemmel biçimde tarif eden bir şiir yazar. Bu şiir o kadar mükemmeldir ki, en sonunda saray yerini şiire bırakarak yok olur. Solnit’in hemen akabinde andığı tutsak ressamsa, etrafındaki manzaranın olağanüstü gerçekçi bir tablosunu yapar ve en sonunda da bu tablonun derinliklerine kaçarak gözden kaybolur. Bu öyküler şöyle dedirtir Solnit’e: “Temsil her zaman kısmidir, aksi takdirde zaten adı temsil değil, gerçeğin ürpertici ikizi olurdu.”

1903’te Arjantin’de doğan, 1940’ta Borges ve Bioy Casares’le birlikte Antologia de la literatura fantastica’yı (Fantastik Edebiyat Antolojisi) hazırlayan Silvina Ocampo’nun geçtiğimiz günlerde Türkçe okuruyla buluşan Sonsuz Kule adlı romanının bu temsil meselesi üzerine başka türlü düşündüren bir yanı var. Romanın başkahramanı olan Leandro adlı çocuk, bir ressamın gerçekçi bulmadığı tablolarıyla alay ediyor ve çok geçmeden kendisini bu adamın tablolarından birine konu olmuş penceresiz bir kulenin içinde buluyor. Üstelik burada tutsakken yaptığı resimlerin onun gerçekliğinde hayat bulduğunu, canlandığını da fark ediyor; kuledeyken çizdiği bir elmayı yiyebiliyor örneğin veya resmettiği köpek odanın içinde koşturmaya başlıyor. Fakat Leandro bir türlü aklındaki resmi yapamıyor, tuvalde her zaman onun niyet ettiğinden farklı bir tablo beliriyor. Bu bazen resmetmek istediği şeyi yeterince hatırlayamamasından, bazen de fırçayı maharetle kullanamamasından kaynaklanıyor. Peki, bir sanat eseri gerçek dünyayı birebir temsil etmiyorken ya da yaratıcısının niyet ettiğinden çok başka bir yöne evriliyorken bile (ki genelde böyle olur), yaratıcısı ve ruhuna dokunduğu diğer insanlar için yine de son derece gerçektir, temsilin kısmiliği etkiyi ve gerçeklik duygusunu azaltmak yerine artırır diyebilir miyiz?

 

 

 

 

Küçük Prens gibi mi?


Lewis Carroll’a ithaf ettiği (bunu kitabın önsözünden öğreniyoruz çünkü elimizdeki baskıda böyle bir ithaf sayfası bulunmuyor) Sonsuz Kule’yi gördüğü bir rüyanın etkisiyle yazmaya başlayan Ocampo, o günlerde kaleme aldığı bir mektupta “Küçük Prens gibi bir şey olacak, çocuklar için çok önemli bir fikri, düsturu olan bir roman,” diyerek anlatıyor kitabını. Dolayısıyla insan romanda bu “önemli fikri” aramadan edemiyor. Küçük Prens’in diğer birçok şeyin yanı sıra, bir çocuğun ve içindeki çocuğu yitirmemiş bir insanın yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını vurguladığını söyleyebiliriz. Alice Harikalar Diyarı’nda da onu hizaya getirmek isteyen, ağır Viktoryen kuralların saçmalığını gözler önüne seren bir kız çocuğu vardı. Karşılaştığı o ressamla alay eden ve bu sebeple annesi tarafından, “Sana insanlara gülünmez demiştim,” sözleriyle azarlanan Leandro ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayabileceğimiz o şeytani acımasızlığı taşıyor bence. Cezasını çekmek için gönderildiği odasında - kulesinde-, anne onayından mahrum kalarak acı çeken çocuk, annesinin yerine koyabileceği bir nesne araştırıyor. Leandro, Alice’e bile mektup yazarak kendisine bir suç ortağı, bir destek arıyor ama bir türlü huzur bulamıyor. Üstelik içinde kıvrandığı kulede, ressamda gördüğünü sanarak alay ettiği yeteneksizlikle de boğuşmak zorunda kalıyor.

Peki, ilkokuldaki o zorba çocuklar acımasızlıktan nasıl ve neden vazgeçerler? Şüphesiz, çocuksu coşku ve neşeyi bir ömür boyu muhafaza edenler kadar, o şeytani acımasızlığı hiçbir zaman kenara bırakmayanlar da mevcut. Bırakanlar da bunu onaylanma kaygısıyla mı, yoksa bunun yıkıcı etkilerini fark ettikleri için mi yapıyorlar, galiba orası tartışmaya açık. Sonsuz Kule’nin bu tartışmaya olası katkılarını ise kitabın tadını kaçırmadan okurlarına bırakıyorum.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.