Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

"Sana insanlara gülünmez demiştim!"



Toplam oy: 28
Silvina Ocampo // Çev. Fulya Özlem
Nebula
Küçük Prens, bir çocuğun yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını konu ediniyordu; Sonsuz Kule ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayacağımız o şeytani acımasızlığı işliyor.

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda, Borges’in az bilinen bir öyküsünden bahseder. Öykünün başkahramanı olan şair, imparatorun muazzam büyüklükteki, dolambaçlı sarayını mükemmel biçimde tarif eden bir şiir yazar. Bu şiir o kadar mükemmeldir ki, en sonunda saray yerini şiire bırakarak yok olur. Solnit’in hemen akabinde andığı tutsak ressamsa, etrafındaki manzaranın olağanüstü gerçekçi bir tablosunu yapar ve en sonunda da bu tablonun derinliklerine kaçarak gözden kaybolur. Bu öyküler şöyle dedirtir Solnit’e: “Temsil her zaman kısmidir, aksi takdirde zaten adı temsil değil, gerçeğin ürpertici ikizi olurdu.”

1903’te Arjantin’de doğan, 1940’ta Borges ve Bioy Casares’le birlikte Antologia de la literatura fantastica’yı (Fantastik Edebiyat Antolojisi) hazırlayan Silvina Ocampo’nun geçtiğimiz günlerde Türkçe okuruyla buluşan Sonsuz Kule adlı romanının bu temsil meselesi üzerine başka türlü düşündüren bir yanı var. Romanın başkahramanı olan Leandro adlı çocuk, bir ressamın gerçekçi bulmadığı tablolarıyla alay ediyor ve çok geçmeden kendisini bu adamın tablolarından birine konu olmuş penceresiz bir kulenin içinde buluyor. Üstelik burada tutsakken yaptığı resimlerin onun gerçekliğinde hayat bulduğunu, canlandığını da fark ediyor; kuledeyken çizdiği bir elmayı yiyebiliyor örneğin veya resmettiği köpek odanın içinde koşturmaya başlıyor. Fakat Leandro bir türlü aklındaki resmi yapamıyor, tuvalde her zaman onun niyet ettiğinden farklı bir tablo beliriyor. Bu bazen resmetmek istediği şeyi yeterince hatırlayamamasından, bazen de fırçayı maharetle kullanamamasından kaynaklanıyor. Peki, bir sanat eseri gerçek dünyayı birebir temsil etmiyorken ya da yaratıcısının niyet ettiğinden çok başka bir yöne evriliyorken bile (ki genelde böyle olur), yaratıcısı ve ruhuna dokunduğu diğer insanlar için yine de son derece gerçektir, temsilin kısmiliği etkiyi ve gerçeklik duygusunu azaltmak yerine artırır diyebilir miyiz?

 

 

 

 

Küçük Prens gibi mi?


Lewis Carroll’a ithaf ettiği (bunu kitabın önsözünden öğreniyoruz çünkü elimizdeki baskıda böyle bir ithaf sayfası bulunmuyor) Sonsuz Kule’yi gördüğü bir rüyanın etkisiyle yazmaya başlayan Ocampo, o günlerde kaleme aldığı bir mektupta “Küçük Prens gibi bir şey olacak, çocuklar için çok önemli bir fikri, düsturu olan bir roman,” diyerek anlatıyor kitabını. Dolayısıyla insan romanda bu “önemli fikri” aramadan edemiyor. Küçük Prens’in diğer birçok şeyin yanı sıra, bir çocuğun ve içindeki çocuğu yitirmemiş bir insanın yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını vurguladığını söyleyebiliriz. Alice Harikalar Diyarı’nda da onu hizaya getirmek isteyen, ağır Viktoryen kuralların saçmalığını gözler önüne seren bir kız çocuğu vardı. Karşılaştığı o ressamla alay eden ve bu sebeple annesi tarafından, “Sana insanlara gülünmez demiştim,” sözleriyle azarlanan Leandro ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayabileceğimiz o şeytani acımasızlığı taşıyor bence. Cezasını çekmek için gönderildiği odasında - kulesinde-, anne onayından mahrum kalarak acı çeken çocuk, annesinin yerine koyabileceği bir nesne araştırıyor. Leandro, Alice’e bile mektup yazarak kendisine bir suç ortağı, bir destek arıyor ama bir türlü huzur bulamıyor. Üstelik içinde kıvrandığı kulede, ressamda gördüğünü sanarak alay ettiği yeteneksizlikle de boğuşmak zorunda kalıyor.

Peki, ilkokuldaki o zorba çocuklar acımasızlıktan nasıl ve neden vazgeçerler? Şüphesiz, çocuksu coşku ve neşeyi bir ömür boyu muhafaza edenler kadar, o şeytani acımasızlığı hiçbir zaman kenara bırakmayanlar da mevcut. Bırakanlar da bunu onaylanma kaygısıyla mı, yoksa bunun yıkıcı etkilerini fark ettikleri için mi yapıyorlar, galiba orası tartışmaya açık. Sonsuz Kule’nin bu tartışmaya olası katkılarını ise kitabın tadını kaçırmadan okurlarına bırakıyorum.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Alberto Manguel, edebiyata, tarih boyunca yazılmış olanlara, dünyanın geneline, insanlık haline karşı derin ilgisiyle, kıvrımlı, oyuncu, zengin yazı diliyle çağımızın önemli denemecilerinden biri. Borges’le, ömrünün başında (Borges’e kitap okuyarak) ve sonunda (Arjantin Milli Kütüphanesinin başına geçerek) kurduğu ilişkiyle de, en azından biz meraklılar için, önemli bir geleneğin sürdürücüsü.

Bazı kitapların ilk sayfasını okumaya başladığınızda, yazarı daha önceden tanımıyorsanız eğer, ilk cümleler okuma motivasyonunuzu etkiler. “Eyvah klişe bir roman okuyacağım” ile “hayır, başka türlü bir metin karşımdaki” arasında kalırsınız. Bahar Feyzan’ın kitabının ilk sayfası, ne yalan söyleyeyim, beni biraz ürkütmedi değil.

İlk okuduğum aşk mektupları annemle babama aitti. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum; sanırım ortaokula gidiyordum. Üzerinde ayçiçek motifleri olan yaldızlı büyük bir çikolata kutusunun içinde yer alan ve salondaki vitrinin en üstünde saklanan aşk mektupları… Bolca özlem, tutku, sevgi içeren…

Dünyanın hemen her diline çevrilen -67’si roman, 17’si hikaye kitabı, 21’i tiyatro oyunu olmak üzere- yüzden fazla eseriyle Agatha Christie, polisiye tarihinin -hiç kuşku yok- en tanınan ve muhtemelen de en çok okunan yazarı.

Bir bilinmez yazar ve çoksatar bir kitap… 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi’nden bahsediyorum. Gulliver’in Seyahatleri’nin yazarı Jonathan Swift’in, “Herkes uzun yaşamak istiyor, ama kimse yaşlanmak istemiyor,” sözü, yaşadığımız çağın ruhunu bu kadar iyi yansıtırken, 83 yaşındaki bir ihtiyarın güncesine gösterilen bu ilgiyi neye bağlamak lazım?

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.