Savaşın yıkıcılığını söylemeye gerek yok. Bu aşikar. Savaş yıkar, ayırır, dostu bile bazen düşman kılar. Savaş duyguların körelmesinin veya karşıt iki güce dönüşmesinin müsebbibi olabilir. Zamanın bile sözü geçmez bu ayrılığa, o bile onaramaz bazen bu acıyı/acıları… Ian Mcewan’ın daha önce Arion Yayınları tarafından Türkçe çevrilen romanı Siyah Köpekler’i, savaşı, şiddeti ve aşkı bu minvalde sahici, akıcı ve berrak bir dille anlatıyor.
Daha çok filme de çekilen Kefaret romanıyla tanıdığımız Ian Mcewan’ın en iyi romanlarından biri olarak değerlendirilen Siyah Köpekler, İkinci Dünya Savaşı yıllarında hayatlarını birleştiren ve savaşın bitiminde Fransa'nın bir köyünde yaşanan esrarengiz bir olayın sonrasında yolları ayrılan June ve Bernard'ın trajik hikâyesinin romanı olmakla birlikte, şiddetin, savaşın, fikir ayrılıklarının da romanıdır.
June'un anılarını yazmak için işe koyulan ve çiftin damadı olan Jeremy parçalanan bir ilişkinin izini sürer. Anlatısına Berlin Duvarı'nın yıkılışını fon yapan çağdaş İngiliz edebiyatının öncü isimlerinden Ian McEwan, ideolojik ve yapısal olarak birbirinden kopmuş bu çiftin arasındaki bağın köklerini ortaya çıkarmaya çalışır. Bu aşk 2. Dünya Savaşı yıllarına rastlar. İkinci Dünya Savaşı'yla Soğuk Savaş'ın bitimi arasına sıkışmış bir aşk öyküsünü, küçük yaşta ailesini kaybetmiş bir karakterin ağzından ustalıkla aktaran yazar empati duygusunu da sürekli diri tutup, herhangi bir tarafı tutmaktan öte her iki kişinin nezdinde bütün Avrupa toplumunu sorguluyor ve dönemi anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Gayet de iyi beceriyor bunu.
Bernard ve June 1946 yılında evlenmiş, savaşın içinde taraf olmuş insanlardır. İngiltere Komünist Partisi üyesi olan bu kişilerin ilişkileri de gizemle, merakla ve hayranlık duygularıyla başlar. Aslında Bernard ve June iki zıt karakterdirler. Bernard daha çok derin düşüncelere dalan, oyalanan, durmaksızın bir yere yetişme çabası gösteren biriyken June daha sakin, daha kendi içine bakan, hayatı sakinlikle anlamaya çalışan biridir. June, Bernard’ın ruhani açıdan yoksullaşmasını, temelde ciddiyetten yoksun olmasını, onun toplum mühendisliğine soyunmasını hazmedemez zaman içinde. Diğer taraftan Bernard da, June’nin toplumsal vicdana ihanet etmesine, onun kaderciliğine, sınırsız saflığına, batıl inançlarına karşı öfkeyle doludur. Ama işte bütün bunlara rağmen ortada bir aşk vardır. Bazen sevmekten ölen, bazen nefretle dolan bir aşk… Sevmek zamanında June’nin durumunu şöyle tarif eder yazar: “Huzursuzluğunu yatıştırmak için kendisine ilişkin her tür tanım –kocasına aşık bir anne adayı, sosyalist ve iyimser, akılcı olmasına karşın merhametli, batıl inançları olmayan biri, uzmanlık alanı olan bir ülkede yürüyüş yaparak, savaşla geçen uzun yılları ve İtalya’daki sıkıcı haftaları telafi etmeye çalışan, İngiltere’ye, sorumluluklarına dönmeden ve kış başlamadan önce, hiçbir şey düşünmeden tatilinin son günlerinin tadını çıkaran bir kadın…” ama işte zaman değiştirip dönüştürüyor insanı…
Geçmiş acımasızlaşır June’nin nezdinde. Çünkü şimdi hasta yatağında yatmakta ve anılar damadının ısrarıyla birer birer canlanıp, onun canına okumaktadır. Hatırlamak bazen rahatlatırken bazen de ürpertir. Geçmiş bir daha gelmez çünkü. Bilir. Bilir de ne yapar. İşte o zaman anlatmaktan başka çaresi olmayanların tarafında bulur kendini.
Siyah Köpekler bir fotoğrafla başlar. Bir fotoğrafın tanımlanması ve geçmişin sureti bulanık havasıyla hemhalleşir June. Bu bulanık fotoğrafta savaş, şiddet, aşk, nefret, gelecek günlerin güzel olmasına duyulan özlem var. Ama işte hepsi sadece fotoğrafta kalmıştır. Sakince ve bilgece ölümü beklemektedir June…
Siyah Köpekler her ne kadar savaşı ve acımasızlığı anlatıyor görünse de aşkın içsel meselelerine de bilgece odaklanır. Sevginin iyileştiren gücüne sahip çıkar. Bunu da Bernard ve June’nin hikayesinde arar. Yazar duyguların aniden taraf değiştirmesini çok iyi betimlemelerle verir. Sevgi bir anda nefrete dönüşür ama nefreti de sağaltan yine sevgi olur.
Siyah Köpekler’in birinci bölümü June’nin Bernard’la yaşadığı zamanları ve anıları merkeze alır. Bu bölümde savaştan öte bu iki kişinin hayati meseleleri öne çıkarılmış ve bütün bunlar June’nin gözünden aktarılmış. June eksik ve kendine göre anlatır. Bernard yeteri kadar yok bu hikayede. Daha çok June ve onun haklılığı var. İkinci bölümde ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasına şahit oluruz. Bu duvarın yıkılmasıyla birlikte bir çok düşünce de yıkılmış olur. Diğer yandan Bernard da aksi bir ihtiyar gibi June’yi kötülemektedir. O da eksik göstermektedir gerçeği. İşte tam da burada yazarın ustalığı girer devreye. Her iki karakter de geçmişi ve anıları eksik ve kendilerine göre anlatırken, onların bir araya getirilmesi de empati duygusunu ortaya çıkarır ve hikaye tamamlanır.
Diğer yandan bu aşk, savaşın yıkıcılığından dolayı arada kalmış bir aşktır.
Siyah Köpekler bütün bu söylediklerimizi duygusallığa kaçmadan, sevecen ve dürüstlüğünü hiç yitirmeden, akıllıca anlatır. Siyah Köpekler, Ian McEwan'ın insancıl, insanı merkeze koyan, açık yürekli bir fikir romanıdır. Savaştan hemen sonra Fransa'daki bir dağ köyünde, balayı geçirmekte olan bir İngiliz çiftin, dehşet verici iki köpekle büyüleyici karşılaşmalarını anlatan bir öykünün etrafında şekillenmiş bu roman şiddetin, kötülüğün ve aşkın ayrıntılarına inmesiyle çıtasını yükseltir.
Eleştiri

Eleştiri




Yorumlar

Yorum Gönder
Diğer Eleştiri Yazıları

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

"Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

Ben hizmetçilerle büyümedim ama hizmetçilerle büyüyen akrabalarla büyüdüm. Sıklıkla gittiğim bir evin sahiplerinin iki şoförü, bir aşçısı, üç temizlikçisi vardı; daha büyük evler, daha zengin ev sahipleri, daha geniş hizmetçi kadroları gördüm.

Ankara’da Öykü Günleri’nin ilki yapılıyordu. Özcan Karabulut’un öncülüğünde düzenlenen Öykü Günleri, o günlerde önce öykü ve öykücüler, sonra tüm edebiyat dünyamız için bulunmaz nimet olmuştu. Ki, o güne dek edebiyat dergilerinde bile tek tük yayınlanırdı öykü; yazılmadığından, okunmadığından mı? Sanmıyorum. Öykü Günleri, öykücülüğümüze büyük hareket getirmişti.







.jpg)

Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
Yeni yorum gönder