Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Seyrelen acıların tarihi



Toplam oy: 95
Zakes Mda // Çev. Damla Yeşil
Ayrıntı Yayınları
Kölelik ve ırk ayrımcılığı, sırtında yük haline gelmiş bir ülkenin özgürlük yolculuğu...

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm. Güney Afrikalı yazar Zakes Mda, Adınla Başlar Hayat’ta, bu hakikatten hareket ederken ülkesinde uzun yıllar hüküm sürmüş, topraklara egemen beyazlar tarafından yönetilmiş ırk ayrımcılığı ve kölelik rejiminin (Apartheid) yarattığı derin acıları anlatma ve yüklenme görevini, romanın başkarakteri Toloki’ye veriyor.


Kesişen geçmişler


Güney Afrika’da Apartheid’in bitimiyle gerçekleştirilen ilk seçimlerin üzerinden beş yıl geçmiş. Profesyonel Yas Tutucu Toloki, tam da bu zaman diliminde karşımıza çıkıyor. Değişim arifesindeki Güney Afrika’da Toloki, bu mesleğin öncüsü bir bakıma. Dolayısıyla mesleğini icra ettiği yerler de cenazeler. Yine böyle bir ortamda, bu işe ilkin para kazanmak için giren fakat sonra meselenin bilgelik tarafına kafa yoran Toloki, yıllardır görmediği arkadaşı Nora’yla karşılaşıyor. Katıldığı, Nora’nın çocuğunun cenazesi.

Nora ve Toloki’nin geçmişini anlattığı satırlarda Zakes Mda, Güney Afrika’nın yakın tarihini resmediyor: Yerinden yurdundan koparılan, kimliksizleştirilip köleleştirilen, getirildikleri şehirlere bir türlü alışamayan ve ölüm, insanları birbirinden ayırırken yasın, geride kalanları birleştiren bir gerçek haline gelişini görüyoruz. Başka bir deyişle Mda, 1945 sonrası Güney Afrika’nın hakikatiyle buluşturuyor okuru.

Mda’nın ustalıkla ortaya koyduğu bir zıtlık var romanda: Ölüm ve yaşam, insanların hayatını belirleyen bir tarih haline geliyor. Dolayısıyla bu, Güney Afrika’nın toplumsal, kültürel ve hatta siyasi tarihi olurken kişilerin bireysel geçmişini de yansıtıyor. Peki, insanların ve ülkenin kesişen geçmişinde neler var? Hayaller, umutlar, küçük mutluluklar ile birlikte sebepsizce ya da beyazların koyduğu “kurallar” gereğince öldürülme, “en iyi ihtimalle” köleleştirilme, açlığa mahkum edilme, “olağan” sayılması istenen fakirlik ve bütün bunlara rağmen yaşamaya çalışmak… Bu acıların atlatıldığı bocalama ve yeni bir düzen kurma döneminde ise Mda, Toloki ve Nora’nın hikayesini anlatmaya başlıyor. Tabii sık sık geri dönüşlerle…


Uzun bir yol


Mda’nın, Adınla Başlar Hayat’ta anlattığı, aslında bir yol hikayesi: Uzun yıllara dayanan; Nora ve Toloki’nin zaman zaman birleşip zaman zaman ayrı düştüğü bir yolculuk. Diğer taraftan kölelik ve ırk ayrımcılığı, sırtında yük haline gelmiş bir ülkenin özgürlük yolculuğu da var bu hikayede. Dahası, Apartheid’den kurtulmak için şiddete başvurmayı seçenleri; öldürümlerin hesabını cinayetle sormaya çalışanların, satır aralarında yazar tarafından eleştirildiği bir hikaye.

Mda, Nora ve Toloki’nin duygusal yakınlığıyla mevcut acıları seyreltiyor. Kısacası hayata çok benzeyen bu uzun yolda yazar, karanlığı ve aydınlığı, karamsarlığı ve umudu, yaşamı ve ölümü, kıvama getiriyor.  Güney Afrika’daki mutluluk ve acılar, Nora ve Toloki’nin geçmişi ile bugünündeki hüzünle ve umutla kesişiyor. Özetle; Adınla Başlar Hayat, bir ülke ve iki karakterin tarihini, hakikat ve hayalle, yaşam ve ütopyayla bütünlüyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Servet Kesmen

 

 

 

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.